Aşk her zaman vardı...

Şubat 27, 2008 - Oğlum Sen mi Geldin?

Kategori: Sehitlerimiz___
Susar bazen insan,
Konuşacak çok şeyi olmasına rağmen ve belki de bağırması çağırması gerekirken bile susar…
Hesap sorması gerekirken hatta isyan edecekken bile susmasını başarır bazen.
Dedim ya bazen tüm susamışlığına rağmen susar.
Sadece susar insan!!!
 
Bugün dilimden ne bir kelime dökülebildi nede her hangi bir düşünce geçti aklımdan. Tek bir kelime , sadece tek bir kelime gözümün önünden geçip duruyor ve benim elimi kolumu bağladığı gibi kan akıtıyordu yüreğimden.
 
Adını bilmiyordum aslında, öğrenebilirdim; ama öğrenmedim çünkü gördüğüm yazının devamını okuyamadım. Bildiğim tek şey bir ananın evladıydı o da.
 
Kokusunu duyduğunda çocuklaşan ama kocaman bir adam.
 
Yolunu gözlüyordu anası, belki hayaller kuruyordu gelişinin ardından oğlunun. Mesela düğününü düşünüyordu onun, düşünürken de aklından gelin adaylarını geçiriyordu belki; hani belki geliniyle arasında ki diyaloglar bile gelmişti düşünürken oğlunun evliliğini.
Bir anlıkta olsa,  torunları sarmıştır boynunu yada;  en azından oğluna sarıldığı o an defalarca gelip gülümsetmiştir yüzünü annesinin.
 
Genç adam yorulmuş olabilirdi mümkündü bu, annesini özlüyordu büyük ihtimal ve belki de annesinin aklından geçen eşini, eşi olacak sevdiğini.
 
Her şey gelecekteki  güzel günlere dairdi, annesiyle ayrı yerlerde kurdukları düşler bile bir gelecekte birleşiyor ve birbirlerinden habersiz gülümsetiyordu ikisini de.
 
Annesi gelinine kızarken hayal ederken kendini, o aynı düşünceyle ne yapması gerektiğini soruyordu belki de… Olur ya şimdiden düşünmek gerekirdi böyle şeyleri zamanı gelince orta yolu bulabilmek için. Bilmiyordu gerçi bulamıyordu ne yapacağını ya düşünmek mutlu ediyordu uzaklarda kalmış bedenini…
 
Bildikleri tek şey ikisi de acıya yer vermiyordu hayallerinde.
 
Bir gün o kurşun gelipte ruhunu alana kadar genç adamın, devam etti düşlerdeki yolculuğu anası gibi isimsiz kahramanın. Bir gün hiç bilmediği bir yerde,  insanları korumak için verdikleri görevi yerine getirmek için çalışırken. Bir kurşun, tek bir kurşunla kaybetti hayallerini ve kırmızımsı bir nehre aktı tüm umutları gözlerini kapatırken yaşama genç adam. Annesinin gözleri geçerken aklından, son kez baktı mavi gökyüzüne de tek bir pişmanlık duymadan yitip gitti kaybolan umutlarının ardından.
 
Ana ya bu hissetmişti muhakkak. Hissetmişti de konduramamıştı o güzel evladına, hayra yordu bu yüzden büyük ihtimal. Hani rüyada görülen ölüm ömrü uzatırdı ya ona yordu özlem dolu kalbi.
 
O gün kapı çaldığında da doğru düşünmüşüm diyerek açtı kapıyı. Kepten gözleri görülmeyen askere sarıldı hemen.
 
-Oğlum sağ salim döndün ya…
 
Bir yaş aktı sarıldığı askerin yanaklarına. Askerler ağlamaz mıydı, boş versenize. Bir ana yüreğinin sıcaklığını, özlemini her zerresinde hissedipte sonra oğlunuz şehit oldu cümlesini kuracak kişi kim olursa olsun nasıl dayanırdı böyle bir duruma.
 
 Asker olmak işe yarar mıydı böyle bir durumda…
 
Dedim ya adını bilmiyorum askerin. Nasıl öldüğünü de bilmiyorum aslında. Bir kurşun diyip geçtiğime bakmayın okumaya dayanmadı yüreğim annenin o sözünü duyunca. Her şeyin başlangıcı bir kurşundan geçiyor ya hani ondan öyle dedim ve geçtim. Adını bilmediğim o askerden söz etmeden duramayacağını bildiğim için sadece, sadece o ananın acısını duymasam da bu sabah onunla birlikte ağladığımı söyleyebilmek için...
 Söylerken aslında, aklımdan  geçirdiğim lanetlere rağmen susmam gerektiğini hatırladığım için; küçücük bir kurşunun ardına sığındı yüreğim.
 
Adını bilmiyorum, nasıl öldüğünü…
Bildiğim tek şey annesi kapıyı o diye açarken,  aslında tüm umutlarının kızılımsı bir denizde kaybolduğunu anlatmaktı dileğim…
 
Suskunluğumu bozmaya çalışmaktı benimkisi anlayacağınız.
Öyleydi ya düşünüyorum da susmak en iyisi galiba…
 
Çünkü bazen susar insan.
Tüm susamışlığına, hesap sorma açlığına rağmen susar.
Acı öyle bir çöreklenir ki kalbinin tam ortasına,  yapacak hiçbir şey bulamaz susmaktan başka.
 
Bu nedenle ben de o asker için susuyorum şimdi.
Sadece susuyorum annesinin düşlerine düşen ve hayatın acımasızlığında kaybolan o isimsiz kahramanın ardından.
 
Susamışlığıma rağmen ,
Ben susar…
 
Meral BİLGİÇ
 
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Kasım 18, 2007 - Çünkü O Benim Eşim

Kategori: Sehitlerimiz___

Bir bebek ağlamaya başlıyor gözlerimi kapattığım anda. Bebeğin ağlayışına derinden bir kadın hıçkırığı karışıyor ben nerede olduğumu anlamaya çalıştığım vakitlerde. Bebek kokusu yayılıyor dört bir tarafa.

 

Süt kokuyor her taraf, garip bir mutluluk sarıyor koku burnuma gelirken, evet gülümsediğimi hissediyorum. Hissediyorum ya bir yandan da  içimde bir sıkıntı, bebeğin titreyen ağlayışlarıyla birlikte daha da belirginleşiyordu an ve an.

 

Görüntüler netleşmeye başladığında bir kadının gözlerindeki hüzünle susturmaya çalıştığını görüyorum o bir damla canı .

 

Rüyada olduğumu hissediyorum ve rüyanın neresinde rol aldığımı merak ederek devam ediyorum seyretmeye.

 

Kadın gözlerindeki nemi umursamadan gülümsüyor bebeğine ve onu susturabilmek için kendi yangınını unutuyor, belki de o ana kadar duyulan hıçkırıklarının sesini kesiyor iyiden iyiye.

 

Bebek neden ağladığını kimsenin bilmediğinin farkında aslında ama; yine de inadına gecenin bir yarısı bağırıyor büyüklerin onu anlamadığı diliyle. 

 

Ben uzaktan, aslında içlerinde durarak izliyorum. Sadece izliyor ve neden orada olduğumu merak ediyorum...

 

Bu bebek neden ağlıyor ve bu kadın gözlerindeki o neme, yüreğinde belirginleşmiş o berbat acıya rağmen nasıl hala bu kadar güçlü bakabiliyor etrafına?...

 

Soruları dolaşırken beynimde,

 

-Çünkü o benim eşim...

 

Diyor yanımda bir anda beliren genç adam.

 

-Çünkü o ağlamaması gerektiğini biliyor. O benim eşim ve güçlü olmanın neye denk düştüğünü çok iyi anlıyor.

 

 Gözlerinden büyük bir gurur okunuyor, en fazla 27 yaşında gösteriyor; ama bir o kadar  olgun bakışları. Konuşmaya başladığı anda, daha doğrusu varlığını hissettirdiği anda susuyor bebecik, uyuyor annesinin kollarında. Kadın bir öpücük konduruyor ve uyuduğu anda yavrusu gözyaşları akmaya başlıyor ardı ardına.

 

-Görüyorsun işte diyor genç adam,

 

-Aslında nasıl da güçsüz. Ben yokum çünkü artık ve artık hayallerimizde yok. Benimle birlikte hepsi kayboldu... Ben gittiğimi anladığım anda ve eşim gittiğimi öğrendiği vakitte hepsi bir anda karıştı tıpkı benim gibi toprağa.

 

Genç adam anlatmaya başlıyor ve o anlattıkça gözlerimin önünde canlanıyor çektiği acılar yeniden nefes alıyor benim ruhumda...

 

Bir dağın yamacında buluyorum kendimi, tıpkı o genç adamın da askere alındığı ilk ay kendini bulduğu gibi bir anda. Vakit gece yarısı tıpkı şu anda olduğu gibi. Derin bir sessizlik hakim geceye; birkaç hayvan çığlığı belki, belki rüzgarın uğultusu sadece. Ama sadece o kadar. Düşmanla birlikte pusuya yatmış cehennem ve insanlar ellerinde silahlar sanki oyun oynar gibi avlamaya çıkmışlar birlikte yaşadıkları topraklarda yine birlikte yaşamalarını gerektiğini bildikleri halde karşısındakini. Çoğu birbirini tanımıyor , çoğu neden vurduğunu bile bilmiyor. Askerler bekleyen düşmanın farkında bile değil. Ellerinde silah korumaya çalışıyorlar kuş uykusunda uyuyan diğer insanları. Kendi canlarını düşünmüyorlar. Tıpkı dünyaya gelmek üzere olan bebeğini düşünmeyen bu genç adam gibi.

 

Anlatmaya başlıyor derken, eşi hıçkıra hıçkıra ağlarken ve deli gibi özlerken onu, o hiç konuşamamanın verdiği acıyla bana anlatıyor her şeyi. Nedeni kin kusmak değil gözlerinden belli... Sadece anlaşılmak derdi. Anlaşılmak ve unutulmamak... Belki de sahip çıkılması öldüğü topraklara. Yada herkesin dost olması, mümkün mü der gibi bakarken bana.

 

-Dağlarda dolaşırken bir gün bir mermi sesi çınlattı ortalığı ve o sağ göğsümde bir anda açılan delikle birlikte yıkıldım yere.

 

Anlatırken eli gidiyor göğsüne, çektiği anda kan boşalıyor, hiç durmadan akıyor kıpkırmızı kan damarlarından .

 

-Düşerken bile aklımda hamile eşim vardı,

 

Derken eşine bakıyor. Yaklaşıyor iyice, kadın hissediyor sanki yüzünde, garip bir eda susuyor ve gecenin sessizliğini dinliyor. Dinliyor ya sanki duyuyor da bizi bilerek susuyor.

 

-Düşerken bile birlikte kalp atışlarını dinlediğimiz yavrum geldi aklıma  ve düştüğüm anda biliyordum bana sadece o kadarı görmesi yazılmıştı.

 

Bir öpücük konduruyor bebeciğin başına.

 

-Yavrum beni , babasını bile tanıyamadı düşünsene.

 

Başımı eğiyorum o konuştuğu anlarda, gözyaşlarım doluyor ama akıtamıyorum utancımdan. Hissettiklerim asla onunkilerle boy ölçülemez biliyorum ve belki de bu yüzen biraz daha güçlü olmaya çalışıyorum.

 

-Canı sağ olsun herkesin, yaradan bu kadar yazmış. En azından şehit mertebesine layık görmüş ne mutlu.

 

Diyor bakarak bana; diyor ya derken bile isyanlarda gözleri. Yüreği biraz daha yaşamayı ne çok istediğini haykırıyor bana. En önemlisi ise karısı uyuyan yavrusuna sarılmış ağlarken gecenin bir vakti, ona bakıp hiçbir şey yapamamanın acısı bin parça ediyor ruhunu.

 

 

Bütün gece anlatıyor bana; anlatırken bir eşine bakıyor, dokunmaya çalışıyor  bir huysuzlaşan bebeğini sarıp sarmalıyor yüreğiyle.

 

Düştüğü anda doğum sancısı tutuyor eşinin. Hastaneye yetiştirirken aile büyükleri bilmiyorlar gelen cana karşılık bir can başka bir yerde gidiyor. Ve minik bebek annesinin kucağına verildiği anda ağlamaya başlıyor.

 

Adam anlattıkça görüyorum an ve an. Her anlatışında başka bir yerde buluyorum kendimi ve o her anlatışında biraz daha şükrediyorum yaradana. Böyle bir acıyı tattırmadığı için bana. Şükrederken bencilliğime kızıyorum belli belirsiz.Genç adam aynı olgunlukla kızmamam gerektiğini hatırlatıyor.

 

-Kendine kız diye anlatmıyorum ki bunları. Ben ölüme yürürken dünyaya geldi bebeğim. Annesi onu kucağına alırken benim geldiğim anı canlandırıyordu gözünde, mutlu olacağımız günleri düşünüp gülümsüyordu belki. Ve haberim geldiğinde hiçbiri düşmedi aklına. Koca bir boşluk doldurdu benliğini. Öylece bakındı insanlara. Bir madalya tutuşturdular eşimin eline. Bebeğime birkaç öpücük ,belki okulu için burs verdiler kim bilir? Gerçi kimin umurunda ki verdikleri. Eşimin mi, biz okuturduk halbuki. Daha bilinci bile yerinde olmayan yavrum mu umursayacak yoksa... Babasız büyümeye değer mi?

Bazen ne için öldüm diyorum biliyor musun?

 

-Korumak,

 

Diyorum... İstediğim cevap vermek değil aslında, sadece yavrusunu ve eşini terk ettiğini düşünen bir babanın yüreğine su serpmek ya yanlış yerden girdiğimin farkındayım söze...

 

-Peki ama kimi?

-İnsanlarımızı.

-Evet ama neden? Yani daha bir sabah birbirine gülümseyerek bakan insanlar gördün mü sen?Yada yolda biri düşerken yere diğerinin koşarak yardım ettiğini.

-O kadar da değil var tabii ki bunu yapanlarda.

-Ama çoğunluk?

-Çoğunluk böyle yapıyor diye umursamaz mı olmalı insan?

-Peki ölmeli mi?

 

Susuyorum, haklı aslında ya yapacak bir şeyim yok ve bu yüzden sadece susuyorum.

 

-Öldüğüm için suçlamıyorum kimseyi inan. Sadece yaşanılası bir toplum için veriyorsak mücadele, herkesin anlayışlı olmasını istiyorum birbirine. Benim annem acımı bile yaşayamadı eşim güçsüz düşmesin diye. Torununu alıp doya doya sevemedi ben hatırlatıyorum düşüncesiyle. Benim gibi kaç aile var ve benim gibi kaç can yitip giderken, ailelerinin ellerine tutuşturulan madalyonlarla gururla yürüyün deniliyor biliyor musun? Ben bu vatan korunsun diye ölürken bu vatandaki insanlar hala düşman gibi bakıyor birbirlerine. En azından verdiğim cana karşılık yavrum için daha yaşanılası bir dünya istemem suç mu sence?

-Değil tabi ki...

-O zaman daha yaşanılası olana kadar sürecek benim isyanım. Bebeğim ve eşimi görüp de onlara dokunamazken... Çares...

 

Seni özledim Cemal, seni çok özledim. Öyle güçsüzüm ki sevgilim, bebeğimiz bile bazen öyle yoruyor ki sensiz beni. Neden böyle oldu...Allah’ım...

 

Eşinin seslenişleriyle susuyor genç adam...

 

-İşte bak eşim gibi o kadar çok insan ağlıyor ki geceleri sabaha kadar. Ve biz bu kadar acıya evet derken ailelerimizle; insanlar, yaşanılası bir hayat bile sunmuyor geleceğimize.

 

İsyanları çok genç adamın ve haklı, hem de çok haklı...

 

Haklılığının farkında ya; susuyor eşinin yakarışlarının ardına. Ağlıyor, askerler ağlamaz lafına inat.  Sağ göğsünden yediği o kurşun parçalıyor ruhunu. Çürütürken onu geceyi yırtarak gelip delen mermi genç adamı,  tüm ailesi çöküyor yavaş yavaş.

 

-Gitmem gerek, aslında anlatamadım bile pek çok şeyi. İsterdim ki ölüm haberim geldiğinde duyduğu acıyı gör ailemin; ama canım yanıyor.

 

Eşine bakıyor,

 

-Çığlıklarını duyup bir şey yapamamak....

 

Bebeğini gidiyor ellerini,

 

-Kokusunu duyup sarılamamak beni daha beter ediyor.

 

Gözünü siliyor, aynı güçlü bakışlar dönüyor tekrar...

 

-Daha yaşanılası bir dünya istiyorum sadece. En azından koruduğumuza değer bir hayat istiyorum vatanım için. Çok şey mi bu?

 

Diyor bakarak bana. Belli belirsiz bir hayır çıkıyor ağzımdan.

 

-Ama düzelecek.

 

Diyorum biraz olsun rahatlasın diye yüreği...

 

Bakışlarından inanmadığını hissediyorum, hoş belki ben bile inanmıyorum. Kayboluyor aniden.

 

Ve o kaybolduğu anda uyanıyor mis kokulu bebek annesinin kucağında. Ağlamaya başlıyor yine. Her gece tekrar tekrar onu bırakıp giden babası için ağlıyor.

 

Ve genç kadın eşinin acısını sarıp sarmalayıp saklıyor yavrusundan. Güçlenip susturmaya çalışıyor minik yavrusunu...

 

Gözlerinde nemle öyle güçlü bakıyor ki etrafına tek bir söz geliyor aklıma.

 

-Çünkü o benim eşim...

 

Meral BİLGİÇ

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Eylül 30, 2007 - Yiyemedi Hatice,Oğlucum Saçaklı Yiyemedi...

Kategori: Sehitlerimiz___

Bu gece uyumak neden bu kadar zor geliyor bana, uyumam gerekiyor biri işe gitmeli öyle değil mi?

Yatağım, hımm sıcacık...

Sıcak evet de ben neden bu kadar huzursuzum, bir şey çıkmasa bari.Allah’ım sen koru bizleri, sen bu sıkıntıyı yok et ve merhametinle doyur ruhumuzu.

.......

............

 

-Meral abla...

 

Bu seslerle kendime geldiğimde anladım rüyada olduğumu.Uzun zaman oldu görmeyeli çocuklarımı ve beni çağırdıklarından dolayı, içime dolan ürpertinin sebebini daha iyi anlıyorum şimdi;çünkü ne zaman buluşsak onlarla rüyalarımda yeni bir minik katılıyor yanlarına.

 

Bu dünyadan göç etmiş ve vahşice öldürülmüş minik bir bedeni karşısında buluyor yüreğim.

 

Yavaş yavaş bulutların üzerine çıkmaya başladığımda acaba hangi bedene hangi işkenceyi yaptı diye düşünüyorum yeryüzümüze inmiş insan kılıklı şeytanlar.

 

Ve acaba nasıl bir dram daha bekliyor beni?

 

Merak içinde yanlarında bulduğumda kendimi, sadece çocuklarımla karşılaşmayınca şaşırmadığımı söylesem yalan olmaz,hele ki ellerinden tuttukları ağabeylerinin yüzlerinin asık değil gülmesi daha bir arttırıyor bu şaşkınlığımı.

 

Neler olduğunu anlamaya çalışırken Barış koşarak geliyor yanıma, önce sıcacık bir öpücük konduruyor yanağıma.

 

-Hoş geldin ablam..

-Hoş bulduk tatlım...

 

Derken bir bir tanıştırmaya başlıyorlar beni büyük ağabeyleriyle. Nedenini sonradan anladım hepsinin isimlerinin Mehmet olmasının. Her gösterdiği abisini Mehmet diye tanıştırıyor Barış ve her tanıştırışında birini, büyük bir gururla göğsü kabarıyor istemsiz.

 

-Neden Mehmet?

 

Diye soruyorum,

 

-Askeriz biz!

  

Diyor Mehmet.O anda anlıyorum içimdeki sıkıntıyı; ben rahat yatağımda uyurken, bir yerlerde benim huzurla yatmamı sağlayan askerlerimiz ölmeye başlamıştı yine.Yine başlamıştı işte terör denen vahşet.

 

 

Ve en güzel çağlarında yitip gidiyordu insanlar.

 

Bir yerlerde aileleri, sevdikleri beklerken onları; onlar hiç dönmemek üzere uzaklaşmaya başlamışlardı.

 

 Bir damla yaş esir düştüğü gözlerimden akmaya başlıyor dudaklarıma doğru, suya doyamayan bir insan gibi tuzlu olduğunu hissederek içiyorum o anda gözyaşımı.Tam o sırada Mehmet geliyor yanıma,

 

-Sen bari ağlama bacım. Yeterince ağlıyor anam, kardaşım..Sen bari ağlama da dinle bizi.

 

Peki anlamında sallıyorum başımı, aslında ne kadar tutabileceğimi bilmiyorum sözümü, sadece uymaya çalışacağıma dair bir peki oluyor bu ama ...Ama konuşmaya başladıklarında onlar tutamayacağımı biliyorum kendimi.

 

-Ben Osman, yani babam Osman demiş adıma ya, bir kere Mehmetçik demiş halkımız sen nasıl istersen öyle söyleyiver bana. Çocuklar dedi seni bize,ablamız dinler sizi, belki bir şey yapamaz ama en azından rahatlarsınız abi diyince, biz istedik ki çağırsınlar,hani demem o ki rahatsız ettiysek kusura kalma n’olur.

 

Rahatsız etmek , nasıl bir söz bu?

 

Bizi korumaya çalışırken ölüyorlar ve hala rahatsız ettiysek diyebiliyorlar.Nasıl bir kalbe sahipler ,nasıl bu kadar düşünceli olabiliyorlar.

 

Ve ben hala nasıl yatağıma yatarken bir duayı bile çok görüyor,yorgunluğa vurup uyuyabiliyorum hemen bilmiyorum; ama o sözün ardına utanıyorum.Hem de çok utanıyorum kendimden. Utandığımı anlamışçasına hemen söze giriyor Mehmet, yada siz Osman diyin artık size kalmış ne diyeceğiniz, önemli olan dinlemek çünkü Osman diyor...

 

 

Osman elimden tuttuğunda birden orada buluyorum kendimi.Vurulduğu o andan birkaç saat öncesine. Annesiyle konuşuyor belli, belli çok özlemiş anacığını genç adam.

 

 

Yanımda geçmişini izlerken gözleri hafif nemlense de; hem erkekliğine hem de asker lafına toz kondurmamak için tutuyor kendini Mehmet ve ben tutma demek istesem de diyemiyorum. Göz göze geldiğimizde,

 

-Annem telefondaki, diyebiliyor sadece.

 

-İyiyim annecim merak etmeyin siz? Bir hafta sonra Allah nasip ederse yanınızdayım annem.

 

-Bir hafta, terhisine bir hafta mı vardı Mehmet?

 

Başını sallıyor bir şey diyemeden.

 

-Ne istersin oğlum, söyle onları yapayım annecim.Söyle ne yemeği özledin?

-Hiçbir şey istemiyorum ki ben, şöyle sana kana kana sarılayım.

-Olsun oğlum sarılacağız ama yine de özlemedin mi hiçbir şeyi?

 

Saçaklı, dedi Mehmet izlerken geçmişindeki kendiyle aynı anda.

 

-Saçaklı yap o zaman anne...Anne Zeynep, Zeynep geliyor mu?

 

 

Zeynep sevdiği kız, soruşundan belli...Yüzü kızarıyor  Mehmet’in, Zeynep’i de çok özlediği anlaşılıyor genç adamın her halinden...

 

Kim bilir belki döndüğünde evlilik hazırlığına başlayacak, Zeynep’te ne çok özlemiş kesin?

 

-Geliyor tabii oğlum, sürekli bir şeyler getiriyor. Bir hafta kaldı Osman’ın gelmesine diyor.Sürekli hazırlık yapıyor.

 

Osman telefonu kapattığında gözlerindeki gururu okuyorum;  tüm ülkenin korumalığını yaparken, her sabah her şey vatan için diye bağırırken, yüreğine yerleşen o gurur en çok onun hakkı biliyorum.

 

 

 

Telefonu kapattığında biraz daha bekliyor; anlamadığım için çeviriyorum başımı ona.

 

-Ne oldu,

-Zeynep ,onu arayacağım ama evden rahatsız etmesem mi diye düşünüyorum...

 

Bir anda sirenler çalmaya başlıyor Osman’ın bölüğünde ve Zeynep bir başka akşama kalıyor. Nede olsa bir hafta var artık kavuşmaya, nede olsa o asker dayanır susuzluğu,açlığa ve özlemeye.

 

Ama düşman beklemez.

 

Koşarak gidiyor genç adam görevinin başına.

 

O koşarak giderken bir anda silah sesleri beynimde çınlamaya başlıyor, yere atıyorum kendimi; rüyada olduğumu bilsem de korkuyorum ama yere yattığım anda Osman’ın üzerine düşüyor bedenim.

 

Gözleri açık ,buz gibi olmuş bedeni.

 

 

-Osman...Osman kalk hadi,bak Zeynep bekliyor seni..Osman...

 

Arkamdan dokunduğunda gözlerimdeki yaşları sessiz sedasız siliyorum.

 

-Burdayım ben, o...

-Biliyorum...

 

Öyle bakıyorum Osman’ın gözlerimin önünde yatan bedenine. Hiçbir şey söyleyemiyorum.Bu vatanı koruyorsunuz ya, biz sizi düşünmüyoruz bile diyemiyorum.Yani iş yoğunluğunda unutuluyorsunuz kusura bakma be Osman diyemiyorum.

 

Utancımdan; söyleyememin sebebi Osman’dan değil kendimden utanmam.

 

Başım önde hangi yüzsüzlükle kaldırabilirim derken, silah sesleri ağıtlara bırakıyor kendini. Babası yüzüne vuruyor durmadan.Öyle ağır indiriyor ki tokatları, acısının büyüklüğünü anlıyorum o anda.

 

 

-Rüya olduğunu söyleyin bana!

 

 

Diyor, uyanmak istercesine tokatlıyor kendini. Elinde olsa oyacak bıçakla yüreğini.Hani acısıyla açarım gözlerimi rüyadan, bir hafta sonrada oğluma kavuşurum diye düşünüyor belki de kim bilir?

 

Kim bilir neler geçiyor o anda aklından.

 

Zeynep çöküvermiş olduğu yere.Askerler gelip de Osman’ın babasıyla görüşmek istediklerinde anlamış ve bulunduğu yerden kalkamamış genç kız, gücü yitip gitmiş kara toprağa.

 

Osman babasının yanında ;

 

-Yapma babam,vurma kendine. Sen demez miydin şehit olmak her yiğidin harcı değildir diye.Üzülme gurur duy evladınla.Vurma babam , n’olur vurma ...

 

Derken, Zeynep’ten ayıramıyorum gözlerimi.İnce ince toprağa akıyor gözyaşları,hiç sesi çıkmıyor. Feryat etmek boşa biliyor belki, belki de son bir kez konuşmayı ne kadar çok istediğini düşünüyor genç kız.

 

Osman’ın annesi gururlu ama sessiz.Sessizliği dilinde ya, gözyaşları çığlık çığlığa.Yanındaki bir komşu tutmuş ellerinden.

 

-Saçaklı istemişti evladım benden. Yiyemedi Hatice,oğlum yiyemedi...

 

Zeynep hala aynı yerde gözyaşı döküyor, Osman babasının yanında ve anne yüreği oğlunun istediği yemekten tepsilerce yapmış onların başında yiyemedi diyor...

 

Biliyor bir daha o evde asla saçaklı pişirmeyecek...Oğlu yiyemedi ve O, o evde asla saçaklı yedirmeyecek.

 

Babasının ellerinden öpüyor Osman, hissetmeden yüreği yorgun adamın.Sonra annesinin yanı başında alıyor soluğu. Burnuna geliyor saçaklının kokusu.Benim gözlerimin içine bakıyor,

 

-Anam yapmış görüyor musun bacım?Bir hafta öncesinden yapmış istediklerimi.

 

 

-Evet...

 

 

Diyebiliyorum ama sesimi kendim bile duymuyorum.

 

-Anam...

 

Duyuyor annesi Osman’ı,yada biz öyle hissediyoruz .

 

-Osman’ım yiyemedin ya oğlum yemeğini,hem bak Zeynep’te burada yollarını gözlüyor.Bir tepsiyi o yaptı.Osman’ım istemiş ana ben yapmaz mıyım dedi yavrum..Hadi bizi bıraktın Zeynep’ine nasıl kıydın oğlum.Neden bıraktın bizleri.Nasıl gittin anacım,nasıl gidebildin?

 

-Gitmedim ki ben ,buradayım...

 

Ama yok duymuyor annesi,hissediyor belki ama duymuyor ...Osman annesine sarılmaya çalıştığı anda duyuluyor Zeynep’in sesi. Artık dayanamıyor, onsuzluğu kabul edemiyor genç kız.Bir hafta kalmışken gelmesine dayanamıyor hiç gelmeyecek olmasına. Toprağı yumrukluyor acıyla; yüreğinin damarları çatlıyor ,tüm bedenine yayılıyor kanı...

 

-Aldın onu bizden diye bağırıyor.

 

Toprağı dövüyor durmadan. Elinde değil, bizi korurken ölüyor sonuçta Osman ve o suçlu bulamadığından topraktan alıyor hıncını, acısının geçmeyeceğini bilse de yumruklarını savuruyor yere.

 

Kimse ses etmiyor,susuyor ve dinliyor sadece.

 

Osman bakakalıyor Zeynep’e.Doya doya bakıyor ,son kez ve O da sadece susuyor tıpkı benim gibi. Zeynep Osman’ın onu gördüğünü bilmeden haykırıyor.

 

-Reva mı bu,bir hafta kalmışken gelmesine revamı aldın onu bizden? Evimizi bile yapmışken , yolunu gözlerken reva mı ey toprak söylesene? Neden yaptın bunu bize?

 

-Yapma Zeynep...Toprak olmasa...

 

Dediği anda susturuyorum Osman’ı.

 

-Bırak, senin acın söyletiyor her şeyi ona.Bırak onu dilediği gibi yaşasın acını.Ona da hak ver,tüm umutlarıyla beklerken seni,sevdiğini...Bir daha gelmeyeceğini bilmek nasıl acı verir insana.Bak sen görüyorsun onu ya, o seni görmüyor be Osman...

 

-Osman...Osman’ım diye ağlamaya devam ediyor sessiz sedasız Zeynep.

 

Bir yanda anası yiyemedi saçaklıyı evladım derken, diğer tarafta babası hala rüya uyanmalıyım diye tokatlarken kendini, Osman Zeynep’inin saçlarına dokunuyor usulca.

 

Zeynep irkiliyor birden..

 

-Osman...Osman’ım neden bıraktın bizi?

-Vatan sevdiğim...

-Vatan...Osman’ım vatan seninle gurur duyuyor ama bir hafta ...Neden?

 

Sicim gibi akmaya devam ediyor gözyaşları genç kızın.Osman çaresiz yaklaşıyor, kokusunu çekiyor içine...Ben gözlerimdeki yaşlar tepsideki saçaklıya takılıyorum.

 

Ne ümitlerle oturup yaptılar kim bilir diyorum... Kim bilir neleri düşündü anası. Belki düğünlerini düşledi Zeynep’le,belki torunlarına yaparken hayal etti kendini... Ama hep güzelliklerdi düşledikleri ve şimdi o saçaklıya bakarak oğlunun öldüğünü hatırlıyor anası... Osman’ının asla gelmeyeceğini biliyor Zeynep...

 

-Osman...

 

Diyor anacığı..

 

-Oğlum...

 

Babası katılıyor seslenişlere,

 

-Şehit oldu oğlum ama olmasaydı ,ben vurulsaydım ya Allah’ım...

 

-Osman’ım diyor öbür taraftan Zeynep...

 

-Seni seviyorum Osman’ım, bu toprak unutturamaz seni bana diye devam ediyor tekrar dövmeye başlarken toprağı...

 

Gözlerimdeki damlaları daha fazla tutamıyorum o anda... Ve tam yanaklarıma süzüldüğünde bir damla, Osman siliyor elleriyle..

 

-Ağlama bacım,ağlayasın diye çağırmadık seni. Sende ağlama sakın...

 

Diğer Mehmetciklerin ellerinden tutmuş çocuklarım onaylıyor onu başlarıyla.

 

Susuyorum.

 

Ne yapabileceğimi bilmeden bakıyorum gözlerinin içine utançla.

 

Bir anda saat sesiyle açıyorum gözlerimi; rüya, nasıl bir rüyaydı bu Allah’ım, yine neler oluyor dünyada diyerek ilk iş televizyona gidiyor elim.

 

-Hakkari’de derken spiker anlıyorum.

 

-Terhisine bir hafta kala...

 

Diye devam ediyor o söze. Benim aklıma saçaklı geliyor. Osman’ın sesini duyuyorum uzaktan...

 

-Her şey vatan için.

 

Ve diğer Mehmetçikler devam ediyor.

 

-Bekliyoruz bacım, gel ...Gel ve dinle hepimizi, dinle ve anlat insanlarımıza...Bu vatanı hep beraber kurduk,anlat ki bitsin düşmanlıkları...

 

Gözlerimden yaş süzülürken Osman’ın babasının görüntüleri yayınlanıyor televizyonda. İleride Zeynep’i görüyor gözlerim. Anası bir tepsinin başında , saçaklı olmalı tepsideki.

 

Ve baba hala tokatlıyor kendini...

  

-Rüya olmalı bu, bu bir rüya...Uyandırın beni, bir hafta sonra oğlum yanımda olacak,uyandırın beni...

 

Annesi, tepsinin başında oğlum yiyecekti derken.Zeynep toprağı yumrukluyor geri versin diye Osman’ı, babası kendini tokatlıyor acıyla uyanmak için yatağından...

 

 

Ve ellerinden hiçbir şey gelmiyor. Ne babası uyanıyor rüya olasını istediği gerçeklikten genç adamın , ne toprak geri veriyor O’nu Zeynep’ine...

 

Söyleyecek sözleri yok kimsenin... Son söz Osman’dan çıkıyor yine, ben televizyonu kapatırken işe gitmek için...

 

-Vatan sağ olsun bacım...Vatanım sağ olsun...

 

 

Meral BİLGİÇ

 

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ne geliyorsa içinden, o dökülür kaleminden.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım