Aşk her zaman vardı...

Ağustos 29, 2008 - Teninin Yanıklarını Hissetmek

Kategori: Oykuler___




İşte gene bahar gelmişti tüm güzelliğiyle. Ağaçlar yavaş yavaş yeşil yapraklarını gösteriyordu yeryüzünde. Güneş artık daha fazlaçıkıyordu ve daha fazla ısıtıyordu insancıkların yüreklerini.
Buna rağmen hala sonbaharı yaşıyordu Seherin kalbi. Nedense sonbaharıyaşamaktan hiç vazgeçmemişti genç kız. Yaz geliyordu, kış. Ama o hep sonbahardı.Hep sonbahardaydı. Her zaman sonbaharın hüznünü taşıyordu kalbi, hep buğuluydugözleri.Sanki bir şey ufacık bir şeyde bile hazırdı ağlamaya. Yüreği titrektiher zaman , yavru bir ceylan gibi korkardı kırılmaktan. Bakışlarını kaçırırdıher zaman insanlardan. Sanki kaçırmazsa gözlerinden içine işleyeceklerini vekötülüklerini ona da sunacaklarını düşünürdü ve bu yüzden hiç kafası yerdenkalkmazdı yürürken.… Aslında farkındaydı korkularının hastalık derecesinde olduğununama zamanında çok kırılmıştı yüreği ve geçer dedikleri halde geçmemişti içindeoluşan yaralar. Arkadaş grubu da var denemezdi Seherin çünkü o yaşıtlarınınkonuştuğu sevgili muhabbetlerinden oldukça sıkılır; genç olduğunu, yapmasıgereken şeylerin, düzeltmesi gereken bir düzenin olduğunu savunur süreklikaçardı, sürekli sıkılırdı konuşulan konulardan. Kaçmasının sebebi gerçektendüzeni düzeltmek mi yoksa geçmişte yaşadığı kırgınlıklar mı o da bilmiyorduaslında. Sadece kaçıyordu hem de arkasına bakmadan süratle kaçıyordu herşeyden… Bazı geceler oturduğu yerde dalardı hayallere. Hiç bilmediği, hiç tanımadığıbirinin omzunda; bilmediği bir yerde, belki sahili izlerken belki bir evdepencere kenarında yağmur damlalarının birbirleriyle oynamalarını seyredalmışken ağlamak isterdi sınırsızca.Bazı zamanlar diyar diyar gezdiğini görürdü gözü açık gördüğü düşlerinde. Sürekli düşler alemindeydi kısacası. Uyuması veya uyanık olması fark etmezdi onun için hayaller alemine gitmesine. Bazıgeceler yüreğindeki o büyük sevgiyi birisiyle paylaştığını görürdü, işte o anda anlardı aslında gene düşlerine kapıldığını. En çok sadece bir kişiye verdiğini gördüğünde sevgisini bilirdi ki o an hayallerine dalmış gene ve çıkması gerek, gerçek dünyaya dönmesi gerek genç kızın. Pek inanmazdı sevgiye Seher, insanların nedendir bilmediği açıklayamadığı bir sebepten, sürekli yalan üzerine kurulmuş bir dünyada yalanlar üzerine yaşadığını hissederdi ve kendini bir türlü oturtamazdı o dünyanın içine. Sürekli bir arayış içindeydi, sürekli, durmadan bıkmadan arardı. Yolda yürürken, çalışırken, telefonda annesiyle konuşurken. Kendisi gibi birilerini arardı sürekli. Farklı olmadığını hissetmek için sürekli arardı. Evet herkesten farklı hissediyordu kendini. Kimseyle fazla konuşamazdı, bilirdi çünkü kimsenin onu anlamadığını. Boş bakışlar görmektense susmayı yeğlerdi, bu yüzden hep susardı. Sadece kendisiyle baş başayken konuşurdu durmadan. En çokta geceleri olurdu kendisiyle konuşmaları. Ve bu konuşmaları kağıda dökerdi durmadan. Çevresindeki insanlardan bıkmıştı. Gülen yüzleri görmek istemezdi hiçbir zaman.Sen çok iyisin, sen çok güzelsin sözlerinden nefret etmişti artık; bilirdi ki bu sözlerin ardından hep bir yıkımdaha beklerdi inandığı anda onu.Yalancı gülüşler hiç hoşuna gitmezdi bu yüzden. Bazı geceler söylenen sözler gelirdi aklına,

-İyi ve güzel olmayı ben seçmedim, daha çok kötü ve çirkin olmayı istiyorum.Derdi aynaya bakarken kendine. Benliği karşısında dururdu ve

-Biliyorum.Derdi ona.Biliyorum ama yapacak bir şey yok.

-Tek istediğim uzak dursunlar benden, gelmesinler yanıma, ben gerçek dostluklar arıyorum anlıyor musun, gerçek sevgiler. Onlarda yok artık dünyada, hepsi birer efsane sadece ve ben efsanelerin gerçek olamayacağını biliyorum; bu yüzden seçtim yalnızlığı bu yüzden kaçar oldum… Anlasınlar istiyorum bir an ve bıraksınlar beni. Ama yalnızlıkta acıtıyor canımı. Sadece seninle konuşmaktanda bıktım mesela.


Bu sözlerdeki çelişkiler yerdi genç kızın beynini ve sıkıntıyla dalardı uykuya. Sonra gördüğü düşlerdeki gerçek sevgilerle bir an gülerdi yüzü. Her gün aynı şeyleri yapardı durmadan, işe giderdi, işten dönerdi; bir Türk kahvesi sigara. Sonrada müzik eşliğinde düşüncelerinin esiri olmuş bir şekilde uyku. Hiçbir zaman değişiklik olmuyordu yaşantısında. Yalnızlık bu yüzden bazen acı veriyordu ona. Bu yüzden bazen çok istiyordu yanında gözlerinin içine baktığında mutlu olacağı birilerini. Ama bu düşünceler hep bir anlık gelirdi aklına. Sonra,

-Yok böyle bir şey kandırma kendini. Derdi ve yazmaya başlardı artık yaşanmayan efsane aşkların, efsane dostlukların öykülerini önündeki deftere…


…………
……….

Bir gün işten çıktığında farklı bir şey yapmak istedi canı ve bu sefer kahvesini evde değilde Beyoğlu’nda içmek istedi genç kız. Bir kafeye girdi, bilmediği bir yerdi hoş zaten hiçbir şey bilmiyordu, çünkü hiçbir yerde evinde bulduğu huzuru bulmuyordu. Girdiği kafe oldukça garip bir yere benziyordu ama nedensiz hoşuna gitmişti burası. Belki lüksten modadan uzak olmasıydı sebebi belkide yerde duran sedirlerden birinde oturması. Garson geldiğinde hiç düşünmeden,

-Şekersiz bir kahve lütfen.

Dedi ve garsonun gitmesiyle bir türlü okumaktan vazgeçemediği kitabını aldı eline, bu kitabı üçüncü okuyuşuydu belki ama her seferinde daha fazla bir şeyler buluyordu kendinden.


-Hmm… .Paulo Capriola. Çifte Krallık. Gerçekten güzel bir kitaptı, çok doğru bir seçim yapmışsınız bayan.

Bu sesle irkildi daldığı kitaptan. Ses ilgisini çekmişti çünkü fazla kimse bilmezdi bu kitabı. Daha çok kendisini arayanlar bilirdi onlardan da çok fazla olduğunu düşünmüyordu. O insanların düşündüğünü bile düşünmüyordu aslında. Bu yüzden kitabın varlığından haberdar olan birinin sesini duyduğu için mutlu oldu biran. Kaldırdı başını.

-Biliyorum. Dedi sadece ve gene döndü kitaba.

-Biraz ukalayız sanırım…


Bu söze karşılık hiçbir cevap vermedi Seher. Sustu her zaman yaptığı ama adam inatçıydı.Susmasına karşılık aslında onun gitmesini bekliyordu ama o beklenenin tam tersini yapmıştı.

-Oturabilirim değil mi?

Diyerek çöktü genç kızın karşısındaki sandalyeye. Seher şaşırmıştı ama garip bir şekilde de hoşuna gitmişti adamın bu davranışı. Deli galiba diye geçirdi önce aklından sonra güldü kendi kendine, genelde herkes onun için kullanırdı bu lafı çünkü. Şimdi o bir delinin daha varlığından kuşkulanıyordu ve bu hoşuna gidiyordu. Bir süre sonra adamın ısrarına dayanamadı ve suskunluğunu bozarak konuşmaya başladı karşısında duran adamla.…

Bu arada kahvesi çoktan gelmişti de bitmişti bile ve o kalkması gerekiyordu biliyordu ama gene de kalkamıyordu. Karşısında duran kişinin kelimelerine takılıyor, ne demek istediğini düşünüyordu. Bulmaca çözer gibi sürekli analiz yapmaya çalışıyordu ve o en çok bulmaca çözmeyi severdi…

-Sen hep böyle suskun musundur?

Dedi sonra Aziz… Seher anlamadığı belirtir bir edayla salladı başını.

-Hatta suskun demeyelim de bencil misindir her zaman.

-Bencillik mi.

-Evet kendini sadece kendine saklamakla bencillik yapmıyor musun sence.

-Yanılıyorsun. Ben sadece yalancı sözlerden bıktığım için kendime sığınıyorum.


Bu sefer adam soru işaretlerini çözmeye çalıştı. Karşısında duran kişiyi anlamaya çalışıyordu.Bunu neden yapıyordu o da bilmiyordu. Sadece içinden böyle yapmak geliyordu o kadar.

-Hayır sığınmıyorsun kaçıyorsun.Çünkü sen bir korkaksın.

Bu söz sohbetlerinin bitirmişti, garip kafenin içinde başlayan garipliklerle dolu bulmaca artık çözülemez duruma gelmişti ve önce genç kız yırtıp atmıştı bulmaca kağıdını.

-Bu kadar yeter ben gidiyorum ama şunu bilin, insanlar kendi kendilerine,
durup dururken kaçmazlar yaşamaktan. Size iyi günler diliyorum, sohbet için
teşekkür ederim.


Dedi ve kalkıp uzaklaştı masadan. Adam hiçbir şey söylemedi hatta umursamaz bir hali vardı. Seher buna da sinir olmuştu, kızmıştı hatta oldukça. Hem durup dururken oturuyor yanıma sonra da hakaret etmeye başlıyor. Kızmıştı ama en çok kendine. En çok Aziz yanına oturduğunda ses çıkarmadığı için benliğine.

Akşam olup da yıldızlar çıktığında meydana gene daldı düşüncelere genç kız ama ilginç bir şekilde bu sefer sadece Aziz'i düşünüyordu. Nedenini bilmiyordu. Belkide diğer insanlar gibi güzel sözlerden duymaktan çok hakaret duyması garip bir şekilde hoşuna gitmişti bilmiyordu ama sadece onu düşünüyordu. Ertesi gün gene gitti o kafeye, Aziz'i görme ümidiyle. Aziz'de ordaydı belki Seher gene gelir düşüncesiyle. Bu sefer Seher gitti oturdu Aziz'in masasına. Gene anlayamadıkları bir anda dalaşırken buldular birbirlerini. Sanki garip bir şekilde Aziz Seher'i kızdırmaktan, Seher ise Aziz'e kızmaktan oldukça zevk alıyordu. Bu aslında çok garipti ama farklı bir dünyada yaşayan insanlar için sıradan bir şeydi. Artık her gün aynı kafede saatlerce dalaşıyorlardı birbirleriyle. Hatta bazen Seher değil Aziz kızıp çıkıyordu bu sefer onu masanda tek başına bırakarak. Tüm kızgınlıklara rağmen de vazgeçemiyorlardı birbirlerinden. Hoşlanma mıydı, aşk mıydı bilmiyordu ikisi de. Sadece yabancı bir ülkede kendi vatandaşını bulmaya benziyordu onların ki. Bazen mecburiyetten sevdiklerini düşünürlerdi birbirlerini bazense aynı şeylerin şikayetçisi olmalarından.

Özellikle Seher oldukça memnundu bu durumdan, her ne kadar dışarıdan sürekli atışan, asla anlaşamayan birileri gibi gözükse de ikisi, o tam tersine ilk defa kendini anlayan birini bulduğunu düşünüyordu artık her zaman.



Son gün görüştüklerinde Aziz'le artık yolları ayrılıyordu iki garip arkadaşın. Aziz başka bir şehre gitmeye karar vermişti, sıkılmıştı sürekli aynı yerde yaşamaktan. Seher'in hep yapmayı planladığı ama bir türlü cesaret edemediği birşeyi gerçekleştiriyordu ve bu nedenle bir kez daha hayranlığını kazanmıştı genç kızın… Son kez kahvelerini yudumlarken, garip kafenin içinde, her zamanki gibi atıştılar, kızdırdılar birbirlerini. Ama ayrılırken de telefonlarını , mektup adreslerini almayı unutmadılar…



Seher gene eski günlerine dönmüştü Aziz’in gidişiyle. Onunla mesajlaştığı yada mektubunu aldığı anlar hariç gene yapayalnız hissediyordu kendini. Hoş çoğu mesaja için için kızıyordu ama dedim ya ilginç bir şekilde hoşuna gidiyordu bu onun.



Bir akşam gene televizyonda işe yarar bir program arayıp bulamamın siniriyle
fırlattığında kumandayı, telefonun sesiyle irkildi birden. Aziz'di bu.



-Sana mektup yolladım gene korkak.

Aziz, Seher'e hep bu şekilde seslenirdi, aslında korkak olduğunda değil. Sadece biraz daha cesaretlensin, kızsında o inadı onu daha güçlü yapsın diye. Seher devamını okudu mesajın durmadan.

-Fotoğraflarımı yolluyorum sana. Sende yolla mutlaka. Bir resmin yok bende. Yaşadığının ispatı olsun elimde.

Güldü bu son kelimeler Seher. Düşündü sonra fotoğraf. İyi de o hiç fotoğraf çektirmemişti ki hayatında. Nefret ederdi fotoğraf çektirmekten, bir şeyleri ölümsüzleştirme çabalarından. Fotoğrafların anki ruh halini yansıtacağını, birilerinin onun savunma mekanizmasını bu fotoğraflar sayesinde yok edeceğinden korkardı da hiç çektirmezdi önemli evraklar için bile. Ve hep aynı vesikalığı kullanırdı inatla…

-İyi de ben resim çektirmesini sevmem ki, yok yollayabileceğim bir fotoğrafım.

Yazıp yolladı Aziz'e. Hemen cevap geldi Aziz'den. Başladık gene diye düşündü Seher.

-Eh artık çektirmelisin benim için.

Yazıyordu sadece gelen mesajda. Mesajı yolluyordu hemen ardından yenisi geliyordu telefona. Belli ikisi de sohbet etmesini özlemişti ve uzakta daolsalar bulmuşlardı konuşmanın yolunu.

-Ama sevmem dedim ya sana, sevmem fotoğrafları anla, daha doğrusu benimle ilgili olanları.

-O zaman masanı çek gönder, pencereleri, kalemleri, defterleri, sonra ben onlara bakıp sevineyim, duygulanayım değil mi? Koltuğu da çek lütfen, ona bakar bakar duygulanırım bunda Seher oturdu derim. Eşyalar çok önemli, hele de senin eşyaların…

-Neden?. Bizim ev gariptir benim gibi.


Hiç durmadan yazmaya devam ediyorlardı. Uzaklıkları mesajlarla yok etmeye çalışarak. Aslında başka biri okusa hiçbir şey anlamazdı yazanlardan ama onlar şifreli konuşmuyorlar sadece kendi dillerini kullanıyorlardı iletişim kurmak için.…

-Hah, işte onları çek, o garipliği. Odanı seni anlatan şeyleri. Seni taşıyan şeyleri. Lambanı, masanı, yatağını.

Seher, karşılık veremedi bu mesaja. Çok hoşuna gitmişti aslında ama nasıl cevap verilir bilmiyordu aslında. İlk kez biri onula ilgili şeyleri merak ediyordu, ilk defa biri güzel sözlere başvurmadan oldukça yalın bir şekilde onu tanımaya çalışıyordu. Bu yüzden suskun kalıyordu konuşmanın bu noktasında. Ama Aziz susmuyordu, sözleri bitmemişti daha belliydi. Mesajlar ardı ardına geliyordu durmadan çünkü.…

-Olmadı, kendini koy mektubun içine. Ruhunu, evini koy içine. Bana yolla. Odanı, kokularını, şampuanını, havlunu, çay bardağını, rujlarını. Hepsini ama hepsini koy oraya, yolla bana.

Yazılanları büyük bir hayranlıkla okuyordu Seher, karşısındaki insan eşyalarını kullanmasına kadar görmek istiyordu ve böyle tanımaya çalışıyordu onu… Bu hoşuna gitmişti, ilginç ama güzeldi onun için. Durmadı yazdı , oda katıldı bir ara Aziz'in tek başına kaldığı sohbete.

-Hmm, ilginçsin gerçekten çok ilginç ama nedense bu güzel geliyor bana.

-Omuzlarını, üzüntülerini, boynunu, dudaklarını, saçlarını, ayaklarını, gözlerini. Hepsini, hatta kötü şeyleri bile doldur. Tatile yolla kendini bana mektupla.


En çok bu son mesaj gitmişti genç kızın, Kötü şeylerini de istiyordu çünkü Aziz onun. Bir insan sevdi mi kötü yanlarıyla da sevmez miydi yüreğindekini. Sadece iyi değil kötü yanlarını da kabul etmez miydi sevdiğinin?

Duraksadı Seher okuduklarından sonra. Ne yazması gerektiğini düşündü, nedensiz.

-Tatil. Çok güzel bir fikir. Hem de mektupla…

-Şahane evet. Dizkapaklarını, göbeğini. Hepsini, ruhundaki gölgeleri, coşkuları. Hepsini yolla.


Cevabı geldi hemen;

-Ruhum mu?

Dedi Seher kendi kendine. Sanki bu laf korkutmuştu onun titrek yüreğini. Kaçmak istedi bir anda;



-Ruhum gelmez Aziz. Çünkü tek özgürlüğüm o kaldı bana. Beni bırakmaz, ben gidelim desem de gelmez. Ben denerim ama gelmez.

Bu mesajın ardından uzun bir suskunluk oldu aralarında Seher'le Aziz'in. Aslında tam da bunu istiyordu Seher. Konuyu kapatmaktı asıl amacı ama bu seferde bu suskunluk bozdu sinirini. Dayanamadı o yazdı cevap beklemeden bu sefer.

-Hmm. Susuş anı, sanırım şifreli konuşuyorum gibi geliyor ya da sende anlamıyorsun diğerleri gibi demek istediğimi?

Kısa bir mesaj geldi Aziz'den,

-Evet.

Tam düşündüğü gibiydi, işte Aziz'de anlamamıştı onu. Tam anlaşıldığını düşünürken gene hüsrandı karşılaştığı. Dayanamadı, bu sefer içine atmadı yazdı. İlk defa karşısındakine döktü içindekileri. Aslında bir şey yazmadı ama bu onun için oldukça fazlaydı.

-Anlamıyorsun ama merak etme şaşırmadım bu duruma.

Aziz'den artık cevap gelmeyeceğini düşünerek aldı gene o meşhur kitabını eline dördüncü kez okumak için. Tam araladı sayfayı,

-Neyi anlamıyorum? Ne?

Mesajıyla karşılaştı telefonunda.

-Evet dedin Aziz, kabul ettin söylediklerimi anlamadığını…

-Anlıyorum.


Diye bir cevap geldi. Kısaydı ama içtendi farkındaydı Seher.

-Ama. Bazen öyle bir susuyorsun ki, sanki bu deli ne demeye çalışıyor der gibisin.

Dedi hemen ardından. Anlaşılmak istiyordu artık genç kız ve ilk anlayanında Aziz olmasını istiyordu şüphesiz.

-Sen deli değilsin. Sen süt gibisin, süt. Elini tuttum say, seni sımsıcak tuttuğumu, nefesimi nefesinde say, yüzümü yüzünde, ruhum ruhunda ırmak gibi aksın. Köpürsün…

Gene sessiz bir bekleyişe geçti genç kız. Nasıl geliştiğini anlamadığı bir yola giriyordu ve aslında bu yoldan hep kaçmıştı. Şimdi ise yürümeli mi yoksa durmalı mı bilmiyordu ve sadece susuyordu. Ama o sustuğu anlarda Aziz iyice geliyordu üstüne. Mesajları ardı ardına akıyordu yine durmadan.

-Sen şunu duymak istiyorsun. Kalbim çarpıyor... Evet. Tık tık tık, kulağını yaklaştır ve dinle. Haybeye çarpmıyor, sana sarılmak istiyorum, senin kokunu duymak. Teninin yanıklarını hissetmek.



İşte bu söz vurmuştu Seheri. Teninin yanıklarını hissetmek. Herkes onun güleryüzlülüğünü, insanı umutlandıran tüm sıkkınlığını alan sözlerini isterken. Şimdi karşısında duran kişi iyiliklerinin, güzelliklerinin yanında; kötülüklerini ve yanıklarını da istiyordu. Yalancı yüzünü değil sadece onu. Garip bir karşılaşmanın ardından, garip bir şekilde bir bulmacayı çözmeye çalışırken kendini bulmacanın bir parçası olarak buldu o anda. Ama bu son mesajla birden bire gömüldü suskunluğuna. Hiçbir cevap yazamadı sanki Aziz'de anlamıştı da onu başka bir şey yazmamıştı devamında. O gecelik bitmişti sohbetleri ama diğer geceler devam edecekti, etmişti de…



Seher her şeyi ev arkadaşına anlatıyordu, biliyordu anlamadığını ama sadece anlatmak istiyordu. Belki anlar ve bana eşlik eder bulmacayı tamamlamamda diye düşünüyordu. Ama Canan tam tersine her geçen gün daha fazla endişeleniyordu Seher için. Git gide durumu daha da ciddiye gidiyordu çünkü ve gitgide deliliğin sınırına dayandığını düşünüyordu Seher'in. Dayanamadı durumunu ailesine haber verdi. İlk iş ablası geldi yanlarına. O da farkındaydı durumun ve sessiz kalamıyordu kardeşinin yok oluşuna. Aslında Seher yok olmuyor tam tersi kendini buluyordu kaptırdıkça olanlara ama bu sıradan insanlar için kaybolmaktan başka bir şey değildi.…


Bir sabah uyanır uyanmaz mesajlarını anlattı Canan'la ablasına Seher. Sonra da gelen mektupları okudu bir bir. İlk defa Aziz'in mektuplarını gösteriyordu onlara. Ablası yazılanlara baktıktan sonra,

-Sende yazıyor musun?

Diye sordu. Seher şaşırmıştı.

-Tabii ki yazıyorum, adresini vermişti bana ama posta kutusuna yolluyorum ben , oradan alması çok daha kolay oluyormuş.

Dedi oldukça saf bir şekilde. Sonra da ablasına yolladığı adresi verdi ısrar etmesi üzerine. Bu konuşmaların ardından birkaç gün geçmişti ki, Seher kendini ablasıyla beraber, ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde, bir psikiyatrisin karşısında buldu birden. Gitmek istememişti ama ablası zorlamıştı onu. O günün sabahı gözlerini açtığında ablası vardı karşısında,

-Seher, kalk hadi doktora gidiyoruz.

-Neden? Hasta mısın yoksa?

-Ben değil sensin hasta olan. Bakırköy’e gidiyoruz seninle, ruh ve sinir hastalıklarına.

-Ben deli değilim. Bu da nerden çıktı şimdi.


Ablası elinde ki mektup zarflarını gösterdi kendisine.

-Bunlar ne biliyor musun?… Bunlar senin seviyorum dediğin kişiye yolladığın mektuplar. Hiç açılmamış, posta kutusundan hiç alınmamış.

Seher yatağından kalkarken ablası zarfları fırlattı yatağın üzerine. Ağlıyordu kardeşinin durumuna.

-Ama abla bana cevap yazdı.

-Ne cevabı Seher, hepsi senin el yazından çıkmış, sen yazmışın. Nasıl inandırdın kendi kendine bunu. Neden bu kadar kötüleşti durumun.


Seher ağlamaya başladı ardından. Hem ablasının gözyaşlarına dayanamadı, hem de karşısına geçip aslında Aziz'in tamamen bir hayal ürünü olduğunu söylemesine…

-Hayır, hayal değildi o, siz kıskanıyorsunuz mutluluğumu. Hayal olamaz ilk defa mutlu yüreğim, ilk defa huzur dolu kalbim ve siz anlamıyorsunuz…

Ama Seher gerçekten bir hayal aleminde yaşıyordu. Ablasının dediği gibiydi herşey. Yolladığı mektuplar hiç alınmamıştı ve o Aziz'in yolladığı mektupları da aslında kendisi yazmıştı. Kahve içtiği o gün gerçekten biri gelip,

-Hmm… Paulo Capriola. Çifte Krallık. Gerçekten güzel bir kitaptı, çok doğru bir seçim yapmışsınız bayan.

Demişti ama Seher suskun kalınca da çekip gitmişti başka bir şey söylemeyip. Ve Seher o gidişi unutmuş kendini bir anda gene düşlerine kaptırmıştı da, o düşler onu şimdiki zamana getirmişti. Gene de inkar ediyordu,

-Abla ilk defa bu kadar mutluyum, ne olur inan.



Ağlıyordu durmadan. Suskunluğuna sığındı bu sözlerin ardından. Odasından sadece hıçkırıkları duyuluyordu. Hayal olmasına katlanamıyordu her şeyin. Tamda evet artık anlaşılıyorum dediği bir anda aslında onu anlayan kişinin hiç var olmadığını duymak acıtıyordu canını. Ablası dayanamadı Seher'in hıçkırıklarına, sıkıca sarıldı kardeşine.

-Ağlama canım, ağlama tatlım. Biz varız yanında ve bak gerçeğiz. Sen yalnız değilsin ve çevren hep seni sevenlerle dolu. Sadece farkında değilsin. Bu yüzden gideceğiz doktora, sen bizlerin sevgisini anla ve kabul et diye.

Sonra sildi Seherin gözyaşlarını,

-Gözünden akan bir damla yaşa kıyamaz ablan. Ağlama dayanmaz yüreği.

Canan odanın dışında sadece ağlama seslerini duyuyor, girsem mi girmesem mi diye düşünüyordu kendi kendine. Tam girmeye karar verdiği anda Seher'le ablası çıktı kapıdan. Sonunda ikna olmuştu doktora gitmek için Seher ve fikrinden vazgeçmeden çıkmışlardı onlarda…


Doktora daha önceden her şeyi anlatmıştı ablası. Doktorda Seher'i görmek istediğin belirtmişti. Yani randevu olayı aslında önceden halledilmişti. Seher hala Aziz'le mesajlaştığını söylediği zamanlarda. Yol boyunca suskunluğunu bozmadı Seher. Çok korkuyordu ve bu korku aslında Aziz'in tamamen yok olmasını istemediğindendi biliyordu. Hastaneye gelip sıralarının gelmesini beklediler. Seher ablasının elini tutuyordu sıkıca. Onu yalnız bırakmasını istemiyordu ama dehşet derecede yalnız hissediyordu kendini. Derken doktor çıktı kapıdan. Önce biraz ablasıyla konuştu Seher'in. Sonra birlikte döndüler Seher'in oturduğu yere. Doktor elini uzattı.

-Merhaba Seher.

Seher'in kafası yerdeydi ama sesi duyunca istemsizce kaldırdı başını. Nerde olursa tanırdı onun sesini. Kafasını kaldırmasıyla gözleri buğulandı hemen. Ama fark ettirmedi ablasına.

-Ben Aziz. Sizinle konuşalım mı biraz, ne dersiniz?

Evet, işte buydu. Korkuları kayboldu genç kızın çünkü aslında yaşadığı hiçbir şey hayal değildi. Gene de ablasına belli etmemek adına sakladı gözlerindeki ışığı,

-Peki.

Diyerek doğruldu oturduğu yerden ve ablası dışarıda beklerken onu, o Aziz'le birlikte o çok sevdiği sohbetini yapmak üzere girdi odaya…

Meral Bilgiç

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Mart 18, 2008 - Korkma Artık

Kategori: Oykuler___

Rüzgar hafifi hafif eserken belli belirsiz bulutların arasında gözüküyordu güneş. Dalgalıydı deniz ve uzaktan bir şarkı duyuluyordu o gün o sahilde.

 

Sadece denize bakıyor ve dinliyordu Yonca. Derinlere dalmıştı, çok derinlere gitmişti gönlü; yüzünde yağmur bulutları dans ediyor ama gözlerinden pınar olup akmıyordu sular. Havadan mıydı bilmiyordu içindeki korku. Gelip yerleşmesine de anlam veremiyordu ama için için titriyordu bu sessizliği izlerken ve aynı derece sessiz kalırken her şeye.

 

Başladıkları anı düşündü genç kız, ellerinin buluştuğu o ilk anı. Ne kadar da yorgundu ikisi de. Ya intihar edecekti arkadaşlıkları bu yakınlaşmayla ya da dünyalara bedel bir sevgi açacaktı kapılarını. Riske attılar her şeyi, sonucu bekleyerek iki eski arkadaş ve yeni sevgili.

 

Hayat onlara güzel bir sürpriz yaptı ve dostlukları büyük bir sevgiyle bütünleşip korktukları gibi çıkmadı. Yonca seviyordu, kalbinin en içine yerleşmişti genç adamın sevgisi ve hissediyordu sevildiğini.

 

Ama yine de bir türlü anlam veremediği bir korku vardı içinde. Hani ölümü hissedersiniz de hüzün sarar ya içinizi biraz ona benzer ama daha sıcak bir korku.

 

—Şarkıyı duyuyor musun aşkım?

 

Bora’nın sesiyle kendine geldi, bir tebessüm kondu yanaklarına. Bora’nın sesiyle biraz önceki korkusundan eser kalmamıştı. Onun yanında olduğunu hissetmek tüm korkularını yok ediyor ve bu onun daha güçlü durmasını sağlıyordu. Evet, anlamında salladı başını. Sonra başını koydu sevdiği adamın omzuna ve dinlemeye başladı.

 

Biraz önce yüreğini donduran rüzgâr şimdi serinletiyordu genç kızın benliğini ve içindeki her şeyi alıp götürüyordu. Omzuna baktı usulca, sonra genç adamın omzuna attığı elini tuttu, yanağına bir öpücük kondurdu. Derken birlikte mırıldanmaya başladılar şarkıyı.

 

Zaman durdu sanki beklerken seni.

Ben bir tek sevgiye bağladım kalbime.

Ayrılmam istersen hiç yanından,  çağırsan gelirim çok uzaklardan

Eskiden korkardım yalnızlıktan, korkmam artık sen varsın.

 

Birden sustu Bora, Yonca’ya döndü sanki hisseder gibi kalbindeki korkuları,

 

—Korkma artık ben varım dedi gülümseyerek.

 

Kocaman sarıldı sevdiği kadına. Hiç bu kadar huzurlu hissetmemişti kendini, hiç bu kadar mutlu. Eğer 80 yaşına kadar yaşayacak ve zamanı gelince bir dede olacaksa yanında durması gereken kişi kesinlikle Yonca’ydı biliyordu.

 

Yonca daha bir sıkı sarıldı Bora’ya. Kesinlikle seninle yaşlanmalı bedenim. Her halimde sen olmalısın yanımda ve her halinde ben olmalıyım yanında diye geçirdi içinden. Sonra yine geldi korkuları yerleşti kalbinin orta yerine. Asıldı suratı.

 

—N’oldu sevgilim,

 

Biran çok sert baktı Bora’ya genç kız, gitme ihtimalini düşündü…

 

—Hey, ne yaptım ne oldu dedi tedirginlikle genç adam ki anladı sonra neden böyle telaşla sorduğunu. Öyle fena bakmıştı ki korkmuştu elinde olmadan. Bilmeden bir şey yapıp sevdiği kadını üzme ihtimali korkutmuştu onu. Bu hali öyle hoşuna gitmişti ki Yonca’nın gülmeye başladı. Tabii Bora’da eşlik etti ona.

 

—Ee ne oldu anlatmayacak mısın dediği anda pişman oldu ama sormuştu bir kere. Yeniden asıldı genç kızın yüzü.

 

—Ya bir gün bıkarsan benden, yanımda olmaktan. Ya başka kokular sararsa bedenini, başka bir el tutarsa. Hani, ya gidersen …

 

Eliyle susturdu genç kızı Bora ,

 

—Sana korkma artık ben varım dedikçe sen bu seferde kaybetmekten mi korkuyorsun beni. Benim güzel sevgilim, sen gitmek istemedikçe ben asla bırakmam elini. Sen git demedikçe gitmem.

—Ya gidersen…

 

Bora ne cevap vereceğini şaşırdı yetmiyordu çünkü bu, karşısında soru sormaktan bıkmayan ve içindeki korkuya engel olamayan Yonca’ya.

 

—Dur bakalım peki ya sen gidersen, o zaman ne olacak.

—Hiçbir şey, ben gitmem ki akıllım

—Nerden bilebilirim.

 

Bir an düşündü genç kız

 

—Ben biliyorum ya ve söylüyorum sana.

 

Gülmeye başladı bu cevaba kahkahalarla,

 

—Alla alla senin bilmen yetiyor ama benim söylemem ve bilmem yetmiyor sana öyle mi?

—Evet, olamaz mı?

—Olamaz efendim.

 

Genç kız durdu, denize baktı ve

 

—Söz ver bana.

—Ne için

—Ne olursa olsun yanımda yaşlanacaksın.

—Ne olursa derken…

—Ayrılırsak mesela, yine de göreceğim senin yaşlılığını

—Neden hep ayrılık diyorsun Yonca?

—His sadece

 

Derken tuhaf bir hal aldı Yonca’nın yüzü. Genç adam sustu, neden hislerine bu kadar bağlıydı anlam veremiyor ama sormaya da korkuyordu.

 

—Soğuk oldu kalkalım mı?

 

Başını salladı genç kız, sevgilisinin beline sarıldı ve yürümeye başladı gülümseyerek. Bora Yonca’yı bıraktıktan sonra çok geç saatte dönmüştü eve. Hemen yattı ve sabah kalkar kalmaz bir günaydın mesajı çekti sevgilisine. Yonca gülümseyerek okudu. Çoktan işe gitmişti genç kız ve bilgisayarının başına geçmişti bile. İşe başlamadan önce biraz nette gezinmek istedi. Sevgilisiyle birlikte üye oldukları foruma baktı öylesine. Sonra fotoğraflarının altına yazılanları okumaya başladı usulca. Tatil yeri karmaşası yaşıyordu ikisi de. Atışmaların arasında başka bir şeyi fark etti genç kız, gülümserken, yüzü asıldı birden. Bora bir cevabında benimle Antalya farklıdır diyordu ve bir arkadaşı altına yorum yapmıştı

 

—Evet, Bora ile her şey çok farklıdır. Bunun yetinmeyip devam etmişti.

— Bora ile her şey çok eğlencelidir. Ah ah…

 

Yüzü asıldı genç kızın, işin içinde bir şey vardı ama ne olursa olsun hoşuna gitmemişti. Bora nete girdiğinde sordu hemen.

 

—Mahsus yapılıyor aşkım, özellikle, şaka sadece seni kızdırmak için.

—O zaman söyle gerçekten kızdım. Buna bir son verilsin yoksa ben de susmayacağım.

 

O sırada fotoğrafların altına cevap yazıyordu genç kız,

 

—Bana ne aşkım ya n’olur Fethiye olsun.

 

Derken konuyu kapattı. Öğle arası yine girdiğinde ise başka mesajlarla karşılaştı. Birileri sabrımı deniyor diye düşündü ve Bora’yı aradı

 

—Ya buna bir son verinler ya da ben gerçekten konuşmaya başlayacağım aşkım. Hiç sevmem böyle şeyleri, 15 yaşında çocuk muyuz sinirlendirmek için bunlar yazılıyor.

—Aşkım sen sinir oldukça emellerine ulaşıyorlar neden takıyorsun, kötü niyetleri yok inan.

—Bora madem kötü niyetleri yok, onları savunduğun kadar gidip arkadaşlar yapmayın desene adam gibi. Hoşuna mı gidiyor kıskanılmak.

—Tamam aşkım, diyerek kapattı Bora telefonu. Bir süre sonra tüm yorumlarda silinmişti. Ama ister istemez içi sıkılmıştı genç kızın. İlişkilerde yaşanan küçük olayları hiç sevmezdi. Bir ilişki ya adam gibi yaşanmalıydı ya da hiç başlanmamalı. Hele ki bu kadar yorgun ve kırgınken dünyaya. Bora’yı çok seviyordu, onu düşününce içi ısınıyordu ama bu küçük şeyler huzurunu alıp götürüyordu uzaklara. Düşünmemeye çalıştı ve iş yoğunluğundan unuttu tüm olanları. Eve vardığında oldukça yorucu bir günün ardından duşta kendine gelmeye çalıştı. Yatağına yattığında oldukça erkendi ama uyumak istiyordu. Sadece uyuyup rahatlamak. Ben yatıyorum diye bir mesaj attı sevgilisine ve kapattı gözlerini.

 

Ertesi gün içindeki huzursuzlukla işyerindeydi. Bir fincan kahve yaptı kendine ve merakla ilk iş üye oldukları siteye girdi. Eskiden bu kadar fazla incelemezdi ama işte bir şekilde sinek küçük olsa da mide bulandırıyordu.

 

Tanışma bölümüne girdi, Bora’nın da yorum yaptığını görünce. Sonra bir arkadaşına rastladığını fark etti ama ona hitap şekli içini acıtmıştı.

 

Kar tanemsin sen benim diyordu yazdıklarının birinde.

 

Durdu ve sadece baktı. Anlamlandırmaya çalıştı. Ama ne düşünmesi gerektiğini bilemedi bir an, ekranı kapattı hemen, sonra dayanamayıp tekrar açtı, başka bir yerde başka birinin ona yazdığı bir yorumu okudu derken.

 

Seni çok cici biri bekliyormuş.

 

İçindeki öfkeye engel olabilmek için kapattı ekranı ve işe döndü. Bora’nın attığı günaydın mesajına cevap yazmadı. Bora ilk başta anlamadı ama sonra buluştukları ilk anda genç kızın anlatmasıyla farkına vardı bu kızgınlığının sebebini.

 

Yok, bir şey dedi, ya vallahi yok. Ama sadece bu kadardı söyleyeceği şey. Ne demesi gerektiğini de bilmiyordu. Aslında gerçekten bir şey yoktu ama kar tanesini oda açıklayamıyordu. Sustu Yonca, çünkü daha fazla zorlamanın anlamsız olacağının farkındaydı. Yok bir şey demek dışında bir şey duymayacaktı ve bu nedenle sadece sustu.

 

Bir şekilde kapandı olay ve yine eski sıcak günlerine döndü iki sevgili. Yine de ara sıra aklına geldiğinde içinde kocaman bir hüzün kürek sallıyordu genç kızın yüreğinde.

 

Oyuyordu… Oydukça oyuyordu ve o hiçbir şey yapamıyordu.Çünkü bunun yok olmasının tek çaresi Bora’nın hareketleri ve cevabı olmasına rağmen aldığı tek yanıt yok bir şey oluyordu.

 

Günler çok hızlı geçmeye başlamıştı Yonca için, işi oldukça iyiydi ve artık çok zevk alarak çalışıyordu. Akşamları da ya Bora ile buluşuyor ya da eve gidiyordu. O gün biraz daha iş kadını havasında giyinmişti çünkü sevgilisiyle birlikte bir kutlamaya gidecekti ve orada herkes takım elbise giyinmişti ve buna Bora’da dahildi. Uyumlu olabilmek için oda biraz işvari bulsa da klasik bir seçim yapmıştı giyim konusunda. Daha önceki olayları düşününce aslında bu geceye pek katılmak istemiyordu ama Bora çağırmıştı ve söz konusu o olunca yapacak bir şeyi yoktu. Genç adam sevgilisini aldığında onu ilk kez böyle görüyordu, bu oldukça hoşuna gitmişti. Eğlence mekânına vardıklarında bir bir tanıştı herkesle Yonca. Canlı müzik başladığında eğleneceğini düşünüyordu genç kız. Ama bir arkadaşının Bora’nın kulağına söylediği şey bir anda aynı huzursuzluğu çıkarmıştı yüreğinde.

 

Kürek seslerini duyabiliyordu. Yüreği oyuluyordu yine ve yeniden….

 

—Ne söyledi…

—Hiç bir şey…

—Bora ne söyledi…

 

Aslında anlamıştı ne söylediğini, iyi incelerdi çevresini ve anladığı kadarıyla fark ettiği bayanı Bora’nın arkadaşı da fark etmişti.

 

—Sadece şuradaki bayanın

—Sana baktığını söyledi. Ben yanında oturmuş elini tutarken.

—Aşkım…

—Tabii senin de cevabın sonra konuşuruz oldu.

—Aşkım ne diyim şimdi.

—Bilmem benim elimi tuttuğunu hatırlatabilirdin. Ben tek gecelik bir ilişkin bile olsam ki değilim bu saygısızlık yapılmaz.

—Tamam biliyorum…

—Ben tuvalete gidiyorum.

 

Gözlerini sildi genç kız. Aynaya baktı derken, Allah’ım ben artık nasıl gülümseyebilirim ki o insanlara sen söyle diye geçirdi içinden. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini.

 

—Ağla yüzün gözün aksın tamam mı?

 

Dedi kendi kendine… Derken içeri girdi. Telefonunu aldı ve Derya’yı aradı hemen…

 

—Canımmm diye açmıştı arkadaşı telefonu.

—Ben kendimi çok yalnız hissediyorum, sen ordasın değil mi?

—Evet, canım hep buradayım, kalbinin hemen içinde.

—Derya ben seni özledim, sen neden burada değilsin?

—Aşkım gelemem ki

—Uff biliyorum…

 

Biraz konuştu ve rahatladı… İçeri girdi sonra, nasıl hareket edeceğini bilmeden. Elini kolunu n’apacağını bile şaşırmıştı genç kız. Tam o sırada bir dans müziği çalmaya başladı mekânda. Bora hadi diyerek kaldırdı sevgilisini.

 

Gülümsedi genç kız, sevgilisinin kollarında olmak ona öyle huzur veriyordu ki. Bu ilk dans edişleriydi. Hiç bu kadar yakın hissetmemişti kendini. Güzel bir müzik ve sevdiği adam. Ne kadar dans edebilirim acaba diye düşündü derken, sanırım uzun bir süre dedi belli belirsiz. Çok mutluydu ve bu mutluluk onun için sonsuz olsun istiyordu. Neden sonra biraz önce olanlar geldi aklına ve oturdu yerine. Eve döndüklerinde saat oldukça geçti, düşünmek istemiyorum artık diyerek kapattı gözlerini. Bora yolda arkadaşına yanlış yaptığını söylemişti ama olan olduktan sonra yapabileceği bir şeyde yoktu.

 

 

Yatağına yatmasıyla kalkması bir oldu genç kızın, şu ana kadar olanları düşünüyor ve kendince anlamlandırmaya çalışıyordu.

Neresindeydi genç adamın hayatının. İçinde mi yoksa kıyısında mı? Figüranlık mı yapıyordu yoksa onunla birlikte mi oynuyordu.

 

Midesine giren krampların farkındaydı ama bu açlıktan değil düşünmektendi. Derya’yı aradı hemen. Kendini savunmasız ve kimsesiz hissettiğinde ilk sığındığı kişiydi Derya.

 

—Yonca seviyor musun evet, o zaman küçük beyinli insanları düşünüp mutluluğunu bozma. Bekle Bora zaten gereken cevabı verecektir hepsine.

—Sorunda orada, o… O sadece susuyor…

 —Sana öyle geliyordu canım.

—Bilmiyorum belki de, ben yatıyorum. Seni seviyorum iyi ki varsın biliyor musun ?

—Sen de öyle canım, hadi iyi geceler.

 

Kendi kendine umursamayacağını söyleyerek yattı genç kız yatağına. Ve o gece hiç yapmadığı bir şey yaptı. Her gece dua ederdi ama bu birlikte olduğu kişiyle ilgili olmazdı hiç. Ama o gece Bora’nın karşısına çıkmasından dolayı teşekkür etti ve öyle uyudu.

 

Artık umursamadığı için daha çabuk geçiyordu günler. Bora gelemezse o gidiyordu ve ilişkisinin yanında işi de oldukça keyif veriyordu ona.

 

Buluştukları ilk hafta sonu doyasıya gezdi iki sevgili. En son akşam saatlerine doğru sahilde yürümeye başlamışlardı. Ve gereksiz bir şekilde kim terk edere gelmişti söz. Şakalaşıyorlardı aslında. En sonunda görürüz diyerek ve gülüşerek kapattılar konuyu.

 

—Aşkım

—Efendim diyerek cevap verdi Yonca.

—Haftaya arkadaşımın doğum günü var senin de gelmeni istiyorum

—Ben gelmesem, hem paramız yok yani en azından benim şu sıralar hiç yok, hem de…

 

Bora biliyordu hem denin sonunda gelecek cümleyi. Daha önceki laf düellolarından dolayı rahatsızdı genç kız ve dolayısıyla gitmek istemiyordu.

 

—Ama seninde yanımda olmanı istiyorum. Hem sana para diyen oldu mu? Akşam da birlikte döneriz olmaz mı?

—Bir şartla dedi Yonca.

Sorar ifadelerle baktı genç adam ona.

 

—Eğer bir laf duyarsam bu sefer cevap veririm.

—Ver aşkım hatta bende veririm.

—Anlaştık o zaman diyerek bindiler otobüse.

 

Yeni hafta çok çabuk başlamış ve bitmişti, doğum günü gelmişti bile. Birlikte gittikleri o yerde huzursuz olacağını çok iyi biliyordu. Tek mutluluğu yanında Bora’nın olmasıydı.

 

Doğum günü hızlı başlamış ama sert geçmeye başlamıştı. Hava da kelimeler uçuşuyor ama herkes kendince anlamlandırıyordu ve bunların başında da Yonca vardı. Takii genç kızın içinde bulunduğu bir şaka yapılana ve buna sevdiği adamda dahil herkes gülene kadar her şey yolunda gibi gözüküyordu. Kendini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti, tanımadığı insanların arasında oturuyor ve sadece gülüşmeleri izliyordu. Bu gülüşmelere ise bozulması gereken tek kişi o olmaması gerekirken sevgilisi hiç etkilenmemişti söz edilen şey onun aldatılması olsa bile. İyice bozuldu Yonca. Suratı asıldı, artık gülücük dağıtma oyunu oynayamıyor, onun bu halini Bora ise saygısızlık olarak görüyordu. En sonunda bir yerde ipler koptu ve eve gitmek istediğini söyledi genç kız. İçinde kocaman bir alev topu bir an önce kalkması gerektiğini söylüyordu. Bora kapıya kadar eşlik etti, yanında gidiyordu ama Yonca o kadar sinirlenmişti ki,

 

-Gelme Bora, dön ve eğlencene devam et diye bağırdı.

 

Bu alevlenecek bir tartışma olacaktı belliydi,

 

—Senin yaptığına saygısızlık derler Yonca

—Peki o zaman ayrılalım ve saygısızlığımı daha fazla sorun etme. İnsanlar bana gülerken senin aklına korumak gelmedi bile katıla katıla gülmek dışında. Ben böyle şakaları hiç sevmem ama sana da dokunması gerekirken hoşuna gitmesi ilginç.

 

Bir anda şimşekler çaktı beyninde Bora’nın. Yonca ayrılalım demişti, nasıl kurduğunu anlamıyor ama siniri düşünmesine engel oluyordu.

 

—Sen bilirsin ayrılalım dedi ve döndü eğlence mekânına Bora.

 

Saat on iki civarıyken Taksim’de yürümeye başlamıştı genç kız. Bir anda arkadaşını aramak geldi aklına. Ödemeli bir çağrı attı ama arkadaşının konturu olmadığı için yürümeye devam etti. Kimi arasam da gelse alsa beni diye düşünürken ilerliyordu bir yandan da. O sırada ise peşinden gelen o adamı fark etmemişti bile. Birkaç deneme daha yaptı ama yok, kimseye ulaşamıyordu. Çünkü arkadaşlarının çoğuna ödemeli yapamıyordu bile. Kestirme diye düşündüğü o yola girdiğinde ise artık peşinde birinin olduğunu fark etti, korkmamaya çalışıyor ama adımlarının sıklığı ve içindeki şüphe onu heyecanlandırıyordu.

 

—Nasıl bıraktın beni Bora… Sevdiğim adamdın sen değil mi? Sevdiğim adam ve şimdi ben buradayım sen eğlenmeye devam ediyorsun. İçin nasıl bu kadar rahat edebiliyor. Demek ki arkadaşların yaptıkları çok normalmiş. Senin için hiçbir önemim yokken onların beni insandan saymasını nasıl bekleyebilirim ki…

 

—Bayan…

 

Duymamazlıktan geldi genç kız…

 

—Bayannn…

 

Devam etti yoluna. Peşindeki adamın sarhoş olduğu belliydi ses etmeden ilerlemenin iyi olduğuna karar verdi ama pis sakallı esmer tenli bu genç vazgeçecek gibi gözükmüyordu. Koşarak önüne geçti genç kızın.

 

—Hey sana diyorum

—Git başımdan

—Ama ağlıyorsunuz siz nasıl giderim.

—Lütfen…

—Peki gideyim ama önce…

 

Gözleriyle çantayı işaret etti, bunun üzerine var gücüyle bağırmaya başladı Yonca ve o anda bir sıcaklık hissetti vücudunda. Sesi gitti, kendini bir anda yerde buldu. Bora nerdesin dedi gözleri kapanırken. Adam çantayı alıp uzaklaşırken gözündeki damlalar donmuştu genç kızın. Bora o sırada sinirle oturuyordu eğlence mekânında, neden sonra kendi istedi diyerek devam etti eğlenmeye.

 

Her şey gözlerinin önünden geçiyordu genç kızın, ailesi ve sonra Bora… Onu bu vakitte yalnız bırakışı. Dans ettiğini görebiliyordu, acı çekiyordu… İçinden bir şeyler akıp giderken ve gözlerini kapatırken öleceğinin farkındaydı ama her şeyden öte şu an bu durumda olmasına neden olan kişinin biraz da olsa Bora olması çabuklaştırıyordu ruhunun yitip gitmesine. Halbuki o hiç yalnız bırakmazdı Yonca’yı, hem de hiç bırakmazdı…

 

Bıraktın ama işte… Diyebildi genç kız, eliyle kanayan yarasını tutarken ve gücü bitmek üzereyken…

 

Bir sokağın ucunda tüm korkularıyla birlikte can çekişiyordu Yonca ve sevdiği adam onu bırakmış eğlencesine dönmüştü. Ağır ağır donduğunu hissetti zamanın. Bilinci gidiyordu ve gece tüm hüznüyle çöküyordu kentin üzerine.

 

Melda evde otururken telefonu çalmaya başladı. Filme daldığından ürktü bir anda, numaraya baktı tanımıyordu. Açtı ve açtığı anda gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Hastaneden arıyorlardı, kardeşinin kaldırıldığı hastaneden. Kötü bir şey yok değil mi diye sordu. Yoğun bakımda diye cevap aldı. Alelacele giyindi ve çıktı. Yoğun bakım, ölen kişilerin yakınlarını çağırırken şok etkisi yaratmasın diye böyle denilirdi ama Melda bunu bilmiyordu. Hastaneye doğru giderken Bora’ya telefon açtı. Bora numarayı görünce cevap vermedi, hala çok sinirliydi ama eve vardığını düşündüğü için genç kızın biraz daha rahatladı ve eğlenceye devam etti.

 

Melda, kardeşi Bora’nın yanındayken asla korkmazdı ama şimdi genç adamda cevap vermiyordu. Acaba o da mı yaralanmıştı.

 

—Allah’ım sen koru diyerek vardı hastaneye. Girer girmez kardeşini sordu. Yanına gelen doktorun yüzündeki ifade korkutmuştu onu.

 

—Bana kardeşimi gösterin diyerek bağırdı. Doktor hemşireyi çağırdı ve bir sakinleştirici vurmasını söyledi genç bayana.

 

—Neden sakinleştirici vuruyorsunuz bana, kardeşim nerde…

—Bayan…

—Bana seslenmeyi bırak doktor… Kardeşim…

—Kardeşinizi kaybettik.

 

Daha fazla uzamaması için aniden söylemişti doktor. Olduğu yere çöktü Melda, Bora… Bora nerde peki.

 

—Yanında kimse yoktu, bulunduğunda yaşamını yitirmişti maalesef.

 

Yanında kimse yoktu sözleri eşliğinde teşhis etti kardeşini. Yürüyecek hali bile yoktu. Derya’ya haber verdi ve o gece sabaha kadar hastanede bekledi. Derya ağlayarak gelip onu alana kadar.

 

Bora çok geç saatlere kadar eğlenmiş ve eve gittiğinde uyuyakalmıştı. Gecenin ona neler getirdiğini bilmeden sızmıştı yatağına. Telefonunun sesini bile duymuyordu yorgunluktan. Onu aramaktan vazgeçen Derya elindeki telefonu duvara fırlattı hızla…

 

—Kahretsin nerdesin Bora, nerdesin?

 

Sabah olduğunda zar zor kalktı Bora yatağından. Telefonuna baktı Deya’nın aradığını gördü.

 

-Hemen arkadaşına mı haber verdin Yonca.O da şimdi bana hata yaptığımı mı söyleyecek yani. Yatağa fırlattı ve bir kahve yapmak için mutfağa geçti. Tam o sırada yine çalmaya başladı telefonu. Arayan yine Derya’ydı. Açmamaya kararlıydı genç adam ama ısrarlı çalışlara sonunda dayanamadı… Genç kız sadece ağlıyordu…

 

—Bunu nasıl yaparsın diyor ve sadece ağlıyordu.

—Ben bir şey yapmadım Derya, o istedi ayrılmayı, ama alırım gönlünü neden bu kadar…

—Neden mi, artık gönlünü alacağın biri yok Bora… Senin onu yalnız bıraktığın saatlerde başka biri onu öldürmek için bekliyormuş anlıyor musun? Onu nasıl yalnız bıraktın söylesene? Nasıl… Sana güvenmişti, sana hepimiz güvenmiştik.

—Ne demek yok… Ne demek öldürmek, ne diyorsun Derya…

 

Taksiye atladığında Derya’nın sözleri çınlıyordu kulaklarında. Ve artık kendine kızıyordu bıraktığı için onu o saatte bir başına.

 

Hastaneye vardığında cenazesini almak için gelmişti ailesi. Hala inanamıyordu, her şeyin kötü bir şaka olmasını dilerken evet gerçekten ölmüştü ve karşısında gözü yaşlı bir sürü kişi vardı. Dizleri tutmadı bir anda, çöktü ve ağlamaya başladı. Derya geldi yanına sinirliydi, öfkeli; ama öfkesi geri getirmiyordu Yonca’yı…

 

—Beni bırakmayacağını söylemiştin, şimdi neden gidiyorsun, nereye gidiyorsun…

 

Ama cevap gelmiyordu. Çünkü artık yanında sevdiği kadın asla olmayacaktı.

 

—O değil, sen onu bıraktın dedi Derya,

 

Söyleyecek sözü yoktu Bora’nın, haklıydı, öldürse haklıydı Derya…

 

—Sakın Bora, sakın cenazeye gelme, sakın…

 

 Yonca aynı gün toprağa verildi. Derya’nın sözleri nedeniyle gidemedi genç adam. Aslında Derya’nın sözleri kimin umrundaydı, Yonca’nın karşısına çıkamamaktı asıl nedeni.  Ona bakacak yüzü yoktu, orada duracak yüzü…

 

Sahilde buldu kendini, telefonu  çalıyordu ısrarla. Denize attı birden telefonunu, konuşmak istemiyordu, hiçbir şey düşünmek. İçinde büyük bir acı pişmanlığıyla birleşiyor ama elinden hiçbir şey gelmiyordu.

 

 

Rüzgar hafif hafif esmeye başladı derken. Güneş kaybolmuştu ve yağmur başlamıştı ağırdan. Hep birlikte gelirlerdi bu sahile ve şimdi onu toprağa emanet edip tek başına inmişti, genç adam.  Yanına baktı, o büyük boşluğa birden Yonca’nın gözleri geldi aklına… Gülümseyişi… Ve derken bir şarkı çalmaya başladı…

 

 

Zaman durdu sanki beklerken seni.

Ben bir tek sevgiye bağladım kalbime.

Ayrılmam istersen hiç yanından,  çağırsan gelirim çok uzaklardan

Eskiden korkardın yalnızlıktan, korkma artık ben varım…

 

O anda bir rüzgar esti, bir ses duydu derinden, çok derinden.

 

— Bora nerdesin…  Korkuyorum ve yoksun… Nerdesin Bora…

—Burdayım sevgilim sen, sen nerdesin…

 

Omzunda bir ağırlık hissetti derken genç adam, Yonca şimdi yanında oturuyordu. Görmüyordu ama hissediyordu. Bir rüzgâr esti derinlerine doğru,

 

—Neden beni bıraktın,

 

Bora konuşmak istedi ama…

 

—Cevap verme artık önemi yok…

 

İçini çekti genç adam, ağlamak üzereydi… Derken bir el dokunu göğsüne,

 

—Seni seviyorum…

 

Sonra her şey yok oldu. Deniz dalgalıydı, sert bir rüzgâr çıkmıştı ve Bora o sahilde tek başınaydı. Birden akmaya başladı gözyaşları Bora’nın, her şey için çok geçti. Onu bırakması, geri dönmesi. Hatta öldürüldüğü o dakikalar geliyor aklına ve çaresizlik hıçkıra hıçkıra ağlamasına neden oluyordu. Ama zaman hiçbir şeyi geri getirmiyordu özellikle de sevdiği kadını. Söz verdiği ve birlikte yaşlanmayı düşündüğü kadını.

 

 

 

 

Meral BİLGİÇ

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Şubat 19, 2008 - Kimsesizler Sokağı

Kategori: Oykuler___


Karşılaşmaları tamamen tesadüf eseri olmuştu, aslında Sevda O’nun burada olacağını bilseydi gelmezdi… Asla bu yoldan yürümezdi ve belki bir daha ömrü boyunca uzatacak olsa da işe gidiş saatini asla o kestirme yoldan gitmezdi ya kader mi denirdi buna bilmiyordu;  ama girivermişti bir sabah kar yağarken İstanbul’da kimsesizler sokağına. Kim bilir belki de soğuktan bir an önce kurtulmak istiyordu çünkü üşümek onun en nefret ettiği şeydi dünyada. Aslında korkusu demek daha doğru olurdu sanırım. Üşümekten korkar mıydı insan evet korkardı. Donma düşüncesi bir an önce gideceği yere varma düşüncesini perçinliyor, bu nedenle kestirme olduğunu düşündüğü tüm yollara giriyordu.

 

Bir bedeninin üşümesi bir de…  Birde kalbinin, hep kaçtığı ve kaçacağı iki şey olacaktı ömrü boyunca. İlerlerken bir yandan da ellerini mümkün olduğunca cebine sokuyordu. Kocaman bir şapka geçirmişti başına ve büyük bir atkıyla gözleri hariç geri kalan her yerini gizlemişti rüzgârdan. Sokağı döndüğü anda göz göze gelmişlerdi ve birden soğuk hava yerini güneşli bir güne bırakmıştı… Anılar mıydı Sevda’nın içini sıcaklaştıran yoksa yüreğinin en gizli köşelerine saklayıp bir daha asla dönüp bakmadığı bir eski sevda mıydı bilmiyordu. Yanağından usulca akan gözyaşı ile donmuş kalbinin erimeye başladığını hissediyor, gitgide bir yangın kaplıyordu bedenini…

 

Antalya tüm sıcaklığıyla kavuruyordu deniz kenarında güneşlenmekte olan genç çifti, bir anda kalktı genç kız yerinden;

 

-Aşkımmmmm.

-Efendim bebeğim…

 

Gözlerinde küçücük bir çocuk bakıyordu sanki. Sevgi dolu ve bir o kadar saf, bir o kadar seven sevilmeyi.

 

-Hani bugün tırmanacaktık.

-Ama çok yorgunuz, yani yarın çıksak.

-Ama her seferinde öyle diyorsun.15 gündür buradayız ve iki gün sonra…

 

Öyle güzel söylüyordu ki, adı gibi sevda doluydu bakışları ve genç adam bu bakışların ardından konuşamıyor hiçbir şekilde itiraz edemiyordu.…

 

Tırmanırlarken o koca dağa, yorulduğunu hatırladı birden. Sevgilisi ellerinden tutmuş ve hadi az kaldı diyerek çekiştirmeye başlamıştı onu. Ve en tepeye çıktıklarında muhteşem bir manzara ile ödüllendirilmişlerdi.

 

-Gördün mü demişti genç adam gülümseyerek. Birlikte olduğumuz sürece, bu sevdamız yaşadığı sürece en büyük engelleri bile aşar ellerimiz tuttuğu takdirde birbirini. Ve inan bana sevgilim hayat tüm mutlulukları bize sunarak ödüllendirir yüreklerimizi…

 

 

Asla unutmamıştı bu sözü, tüm engeller diye geçirdi içinden; o sokak başında karşılaştığı bir çift gözü gördüğünde.  Oysa çoktan kaybolduğunu düşünmüştü, aslında bittiğini… Alışmıştı onsuzluğa yüreği, artık sevmediğini düşünmeye başlamıştı ya hani, görünce birden karşısında… Birden görünce fena olmuştu, tüm gücü yitip gitmişti karın beyazlığında. 

 

Hiç yoktun sanki önceden, sanki hiç olmamışsın gibi davranıyordum hâlbuki. Canımdın oysa ki, oysa candan öteydin ya sevgili. Bak şu halimize şimdi, her şeyin nasıl sona erdiğine bir bak… Yalnızlığa alıştım ben ve sen alıştırdın, beni sen mahkûm ettin bu sessizliğe… Sensizliğe…

 

Kızgınlık var mıydı? Evet, hem de fazlasıyla ama öyle özlemişti ki ve hüznü öyle belirginleşmişti ki tek söz edemiyordu.

 

 

Genç adam sadece gözlerine bakarak düşüncelerin eşiğinde buldu kıendini. İyi ki bu yolu tercih ettim diye geçirdi içinden. O güzel gözlerini yeniden görebileceğimi bilseydim. Hiç usanmaz her gün, her sabah… Hatta her akşam tavaf ederdim bu dar sokağı ahu bakışlı yârim dedi. Ona hep böyle seslenirdi…  İçinde ki pişmanlık ortaya çıktığı vakitlerde kayboldu karşısındaki gözlerin.

 

 

-Nasıl bu kadar hasta olabildin aşkım. Hiç mi dikkat etmedin kendine.O kadar da dedim sana sıkı giyin diye, ama dinleyen kim beni?

 

Genç kız kızıyordu ya ateşler içinde gördükçe de dayanamıyordu sevgilisini. Tavuk suyuna bol limonlu bir çorba yaptı hemen. Başına koyduğu anane usulu soğuk bezleri aldı ve yavaş yavaş içirmeye başladı.

 

-Çok güzel olmuş aşkım dedi zar zor genç adam.

Genç kız gülümsedi birden,

-Çorba içmek için de hasta olunmaz ki sevgilim, sen iste ben her zaman yaparım ama mümkünse hasta olmadan olsun olur mu?

-Peki, ama böyle olunca çok mutlu oluyorum ben.

-Hastalanınca mı, sevgilim ateş düşünmeni engelliyor sanırım.

-Hayır, sadece etrafımda pervane olman, iyileştirmek için çaba sarf etmen, şefkatin…

-Sen benim sevdiğim adamsın, sen hastaysan bende hasta olurum. Sen ateşliysen benim yüreğim yanar. Tabii ki bakacağım, tabii ki yanında olacağım. Sen iyiysen iyidir ancak yüreğim. Çünkü sen benim yarımsın. Sen ne yaşarsan aynı derece üzülür benim yüreğim.

 

Bir anda sıcacık oldu genç adamın yüreği, soğuk bir rüzgâr kendine getirdi. Şimdi gözlerinin içine baktığı genç kızın yüreğinden fışkıran hüznü daha iyi anlıyordu ve sevdası yeniden ve daha fazla belli etmeye başlamıştı kendini. Tam konuşacaktı ki aynı anda hapşırdılar. Soğuk ikisini etkilemişti ve birkaç adımlık yol sanki bir asır gibi geliyordu ve hiç bitmemesini diliyordu ikisi de içten içe.

 

Sevda da  fark etmişti aynı anda iç çektiklerini ama sadece bakıyordu; unuttum, unuttum sevgimizi. Ve bu kalp yeniden sevemez seni. Hakkım yok çünkü üzmeye diye geçirdi içinden genç kız ve bir adım attı ağırdan. Hem gitmek istiyor hem ilerleyemiyordu. Hem bir tokat yapıştırmak istiyor hem de boynuna sarılıp çok özledimlerle ağlamak kokusunu duya duya;  ama ne yapacağının kararsızlığı ve heyecanı ile ilerliyordu o dar sokakta. Çok az mesafe kalmıştı birbirlerine, bir nefes kadar yakın olacaklardı birazdan ve o zaman düşmekten çok korkuyordu. Yenilmekten yeniden sevdasına ve acı çekmekten… Çok korkuyordu.

 

 

Unutmuştum böylesine dayanılmaz sarsıntıları, sana mahkûmdum inan biliyordum ama korkuyordum… Çok korkuyordum dedi gözleriyle Serhat…  Neden korktuğunun açıklamasını bile yapamadı…

 

Birden gülümsedi, ne zaman bir şeyi beceremese ya da yapamayacağını söylese atlardı hemen genç kız. Sen erkek olansın yaparsın diyerek okşardı erkeklik onuruna da nasıl da gaza gelir  yapardı her şeyi.

 

Bir adım da o attı derken, kokusunu duymak istiyordu. Belki elinden bile tutardı. Tokat atmasına bile razıydı. Bir kez daha hissetmek istiyordu ellerinin yumuşaklığını.

 

Öyle ağırlaşmıştı ki adımları, kimsenin olmadığı o sokakta zaman bir anda durmuştu sanki. Sanki aynın o pürüzlü zemininde ilerlemeye çalışıyordu ikisi de ve anıların havalandırdığı yüreklerini yere basması için ikna etmek istiyor ama başarılı olamıyordu, ikisinin yüreği de özlemlerine yenik düşüyordu.

 

Serhat yaklaştıkça birden ayağına kapanma planları bile yapmaya başlamıştı. Hatta o dizlerinin üzerine çökmüş af dilerken genç kızın ona güldüğünü bile düşündü.

 

Gülme, ne olur gülme … Elimde değil, pişmanlıklarım yüreğimde ama seviyorum ve engel olamıyorum kendime.Affet, sevdam hep koynumda saklandı senelerce ne olur gülme…

 

Sözleri çıktı istemsiz dudaklarından. 

 

O sırada genç kız da karşısına dikilip konuşursa ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu.Ne derdi, ne diyebilirdi dikilirse karşısına bilmiyordu.bildiği tek şey sessiz kalmak istemiyordu.

 

Anlasan da fark etmez hatanı, adı böyle koyulmaz sevgili. Aşk affetmez demiş bilenler… Yüreğim belki unutmaz seni, belki sende unutmayacaksın ya beni… Aşk terk etmez ya hani, terk etmez ama asla da unutmaz… Affetmez yapılan hatayı…

 

Diyemem ki diye geçirdi sonra içinden ve bir an önce sessiz sedasız gitmesini için dua etti anlık ilerlerken ve gitgide daha fazla yaklaşırlarken birbirlerine.

 

Son adım kaldığında ikisinin de yüreklerinde bir fırtına koptu sebepsiz.  Sert bir rüzgar çarptı yüzlerine. Herşey artık çok geride kalmıştı ve asla geri gelmeyecekti. Bu gerçek bir anda buz kesti genç kızın yüreğini. En çok donmaktan korkardı ve kalbi bir anda erimeye aşlamışken buz tutmuştu aniden. Sendeledi ve birden kaydı soğuk zeminde ayağı. Yerde buldu kendini. Genç adam elini uzattı. Bir çırpıda kaldırdı Sevda’yı.

 

Ve büyü o anda bozuldu. Kalkarken ayağa, senin sıcaklığın değil diye geçirdi içinden genç kız. Oysa ne çok benziyordun ona, ama değilsin. Onun elleri yüreğimi titretirdi dokunduğunda ellerimi.

 

Serhat’ta kaldırmaya çalışırken anlamıştı Derya’nın gözleri olmadığını bir anda onu anılara sürükleyenin. İçindeki pişmanlık daha bir belirginleşti. Onu asla bir daha göremeyeceği düşüncesi üşümesine sebep oldu genç adamın.

 

-Teşekkür ederim diyerek ilerlemeye başladı Sevda. Adımlarını hızlandırdı. Yüreğine ağır gelen sevdasını tekrar sakladığı yere sokabilmek için elinden geldiği kadar hızlı yürüyor ve uzaklaşmaya çalışıyordu kimsesizler sokağından.

 

Serhat iyice ağırlaştırmıştı adımlarını. Derya’yı hatırlatan bu sokağı her şeye rağmen sevmişti ve anılarını bırakmak istemiyordu.

 

Birbirini hiç tanımayan iki insan birkaç dakikalığına eskiye dönmüştü.Kendi sevdalarının kahramanlarını hatırlamış ve biri pişmanlıklar diğeri ise acısıyla ilerlemeye devam etmişti.  İlerlerken Sevda mırıldanmaya başladı… Söylediği şarkıyı bağıra çağıra söylemeyi çok isterdi ama korkuyordu. Acısını, unuttuğu sandığı ama bir anda ortaya çıkan sevdasını ateşlendirmek ve daha fazla acı çekmekten korkuyor ve sadece mırıldanıyordu.

 

Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye…

Ve Serhat arkasına dönüp baktı.

 

Ne çok benziyordu gözlerine gözlerine. Nerdesin Derya… Çok özledim seni. Bir bilsen ne çok özledim seni…

 

Kimsesizler sokağı hatırlattı yüreklerinin yalnızlığını. Sevda birkez olsun affetmek için çaba sarf etmediği için kızdı kendine. Serhat ise Derya’ya karşı işlediği o büyük hatanın ezikliğiyle ne kadar kimsesiz kaldığını hatırladı.

 

Sol yanağından akan yaşı silerken sessiz sedasız mırıldandı genç adam…

 

-Erkeklerde ağlarmış ama ağlamak bile çare etmezmiş geçmişi döndürmeye. Oysa asla ağlamam derdim ben. Keşke ağlamamayı gurur bilmeseydim de yanımda olsaydın ahu gözlüm. Keşke hareket ederken bir gün gidebileceğin aklıma gelseydi de korksaydım seni kaybetmekten ve ona göre hareket etseydim.

 

Kocaman bir of çektiğinde sokağın isminin yazılı olduğu tabelayı gördü o sırada Sevda.

 

-Kimsesizler sokağı. Nerdesin Kerem. Kimsesiz bıraktın beni…Gel , gel n’olur çoktan affetti yüreğim yüreğini…

 

 

Meral BİLGİÇ

 

 

Aslında sevgililer gününü varlığından rahatsız olurdum eskiden. Bir güne sığar mı diyenlerdendim. Belki be bu yüzden bu öyküyü 14 Şubat’ta değil de şimdi yayınlıyorum istemsiz. Hepimizin başına gelmiştir… Bir kafede otururken ona çok benzeyen birini görürüz düşer kalbimize. Yanımızdan geçen kişinin parfüm kokusuyla o geldi sanırız ya da; ya da bir şekilde benzetiriz insanların hal ve hareketlerini de hatırlamak için bahaneler ürettiğinin farkına bile varmayız yüreğimizin. Hepimizin kırık bir sevda masalı vardır. Hepimizin gömdüğü ve çıkmasını hiç istemediğimiz bir aşk masalı. Belki de bazılarımız yeni başlamıştır, ilk kez tadıyordur aşkın güzelliğini ya da o dayanılmaz yakıcı acısını. Ne olursa olsun geç olmadan her şey için sevdamıza sahip çıkmalıyız… Bir başkasının bakışında onu aramadan, başkasının gözlerinde bulmadan onlu anıları.

 

Yanımızda elimizi tutarken değerini bilmeliyiz sevdamızın. Affetmeliyiz belki, belki affedilmeyecek hatalar yapmamak için çaba sarf etmeliyiz ama ne olursa olsun sevdamızdan asla vazgeçmemeliyiz. Zaman unuttursa da ve hayat başka yollar çizse de bize en azından anılarımızda sevdamızın saygınlığına yakışır gülücükler saklamalıyız gözyaşı ile karışık koynumuzda.

 

Ve asla unutmamalıyız, acılar bizleri olgunlaştırır ve zamanı gelince karşımıza çıkacak asıl yarımızın değerini bilmemiz için bizi hazırlar hayata.

 

Sevgiyi hiç kaybetmemek dileğiyle yüreklerimizde.

 

Meral 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ne geliyorsa içinden, o dökülür kaleminden.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım