Genç kadın bu ani soruyla vuruldu birden yüreğinin en derin
köşesinden. Öyle bir acı saplandı ki, bilinmez bir yerde kaybolmuş ve asla
yolunu bulamayacakmış gibi hissetti kendini. Kelimeleri takıldı boğazına,
söyleyecek bir şeyler aradı köşe bucak ama bulamadı. Yakaladıkları ise
neresinden bakılırsa bakılsın kendi kalbini bile rahatlatamazken, o minicik yüreğe nasıl su serpecekti
anlayamadı. Titrek bir sesle cevap verdi yavrusuna;
Bu da nerde çıktı bitanem,
ölmeyeceksin tabii ki.
O zaman neden öyle
titrer oldu sesin, neden gözünde akmamak için çaba sarf eder o gözyaşı? Diye
sordu bu sefer güzel kız.
Yok öyle bir şey dedi, kaçarcasına pencere kenarına koşarak annesi.
Sonra değiştirmek istercesine konuyu devam etti.
Hava çok güzel bugün,
dolaşalım mı biraz.
O güzel gözleriyle baktı Hayat, maskesini taktı yüzüne ve umarsızca
kalktı yatağından annesini üzmemek için. Şimdi onun gözlerine takılmış ve
akmaması için çaba sarf ettiği iki damla gözyaşı vardı. Annesi konuyu dağıtmak
için oradan oraya atlıyordu kelimeleriyle, Hayat’ın aklındakileri dağıtmak istiyor
ama başaramıyordu.
Bahçeye çıktıklarında bir banka oturdular birlikte, güneş
bütün canlılığıyla parlıyordu. Ama küçük kızın kalbi, güneşi göremeyecek kadar yorgundu
ve umutsuz bir karanlığın içinde gömülü çıkarılmayı bekliyordu.
Annesi Semra, nasıl
geldiyse mahallelerindeki lunaparkı anlatmaya başlamıştı ki kızına; küçük kız kocaman bir iç çekerek, bir gün bende oynayabilecek miyim sence
dedi belli belirsiz.
Gülümsedi annesi, hem
de bütün bir gün eğleneceğiz birlikte. Her şeye bineceğiz birlikte.
Hangi gün?
Sorular gittikçe daha da ağırlaşıyordu genç kadın için.
İyileşince güzel yavrum
diyerek bir öpücük kondurdu Hayat’ın saçlarına.
İyileşecek miyim
gerçekten, bir gün dışarıda maskesiz dolaşacak mıyım bende?
Karnını okşadı genç kadın, sonra kızının elini aldı ve
karnına dokundurdu.
Bak dedi, kardeşin burada seni görmek için bekliyor
ve sen sırf bu yüzden inadına yaşayacaksın güzel kızım, tıpkı onun seni için
yaşamaya başlayacağı gibi. Sen de söz ver şimdi bize, Umut için asılacaksın
yaşamın eteklerine, vazgeçmeyeceksin… Yoruldum demeyeceksin.
Söz diyerek
sarıldı annesine Hayat.
Hayat koymuştu kızının adını, dünyaya geldiği andan itibaren
çok güzel bir hayatın kapılarını açtığı için ailesine. Dört yaşına basmak
üzereyken ortaya çıktı hastalığı. Ve o günden sonra da hastaneden ayrılamadılar
ailece, Sürekli iyileşmesi için dualar ediyorlardı tedavisi sürerken, bir umut uyacak
ilik arıyorlardı. Önce eş dost örnek vermişti kendileriyle birlikte, ardından
tanıdıklarının tanıdıkları, ilik bankası derken ama yok bir türlü uyabilecek
bir ilik bulunamamıştı. Gece gündüz dua ediyordu genç kadın, kızının kurtulması için ve derken babası bir kardeş dedi, bir kardeş yapalım Hayat’a da, kardeşinin iliğiyle hayat bulsun
kızımız. Bebeğimiz umut olsun bizlere.
Ve Umut’ta tıpkı adı gibi; tıpkı Hayat’ın, inadına onun için
sımsıkı sarıldığı gibi yaşama dünyaya gelecekti ailesi için.
Güzel gözleriyle annesine baktı Hayat, tam o anda bir tekme salladı Umut bulunduğu yerden.
Bak dedi Semra, kızdı Umut’umuz bize, ben geleceğim siz
ağlıyorsunuz. Kızdırmayın beni diyor, hadi güzel kızım gülümse artık.
İyileşeceksin tabii ki, hep beraber lunaparka da gideceğiz, gezmeye de. İnan
sadece inan annene.
Başını salladı Hayat, inanmak istiyordu bunun için
zorluyordu kendini. Tam kalkmak üzereydiler ki bir öksürük tuttu küçük kızı. Olduğu
yere yığıldı annesinin çığlıkları arasında. Hemen yoğun bakıma alındı,
ilaçlardan yorgun düşmüştü bedeni ve kaldırmıyordu artık hiçbirşeyi.
Kızını gördüğü pencerenin ardından hıçkırıyordu annesi
sessize, yaşa kızım tutun hayata.
Kardeşini bekle dayan…
Dipsiz bir karanlığın içindeydi Hayat şimdi, hiçbir şey
görmüyor sadece damlayan bir su sesi geliyordu kulaklarına. Titriyordu korkudan,
çok üşüyordu karanlıkta.
Anne, anne nerdesin.
İlerlemeye çalışıyor ama tökezleyip düşüyordu yere, her düşüşünde
bir ses geliyordu uzaklardan.
Ayağa kalk…
Ve o sözle kalkıyordu ayağa. Fakat en son düştüğünde
kalkmaya çalışsa da başaramadı. O başaramadıkça ses daha da yaklaşıyordu ona, ayağa kalk hadi, kalk…
Başaramıyorum.
Başaracaksın, kalk
dedim sana…
Hayır, rahat bırak
beni, kalkamıyorum. Karanlık alıyor tüm gücümü. Her tarafım çamurlarla kaplı
görmüyor musun? Kurtulamıyorum bu bataklıktan.
Ses yaklaşmıştı iyice, bir el uzandı derken ona, ufacık
minnacık bir el tuttu ellerinden
Söz verdin abla,
benim için yaşamaya söz verdin. Dayan ve kalk ayağa.
Gözlerini açtı birden Hayat, yoğun bakım odasında pencereye
yöneldi hemen gözleri, annesini aradı ama göremedi. Babası el salladı minik
kıza. Gülümsedi zor da olsa, bir bardak su istedi hemşire ablasından. Suyu
geldiğinde annem dedi nerde olduğunu
öğrenmek istercesine.
Gülümsedi hemşire; iyi annen, kardeşin birkaç gün önce gelmek
istedi, bu yüzden yok şimdi. Diyerek boş bardağı aldı ve hadi dinlen diyerek ayrıldı Hayat’ın
yanından.
Tekrar babasına baktı Hayat, Umut dedi… Babası okumuştu söylediklerini başını salladı. Gülümsedi
minik kız, daha on iki yaşındaydı ama çektiği sancılar büyütmüştü onu. Ablaydı
artık, kardeşi sözünü tutmuştu, yetişmişti ona.
Gözlerini yumdu usulca, ben de sözümü tutacağım sana ve inan ki ömrüm boyunca bırakmayacağım elini
diyerek daldı uykuya.
Bir ranzanın üstünde uyumaya çalışıyor çocuk. Yağmur pencereye vururken, buğuya yazı yazmaya çalışan kendinden yaşça küçük Mehmet’e takılıyor gözleri.
Mehmet’in gözünde bir hüzün, Mehmet’in gözünde bir eksiklik... Buğuya çöp adamlar çiziyor kendince. Sonra gülümsüyor, Can’a dönüyor derken…
-Bizim neden ailemiz yok abi? Diyor sesi titremeli…
Can cevap vermiyor…
Veremiyor…
Büyürken hepsi böyle düşünüyor biliyor.
Büyüdükçe ise soruları bırakıyor, hesap sormaları… Annem neden yok diye sormuyor gün geçtikçe o ranzalarda büyüyen çocuklar…
Gitgide kalbi sevgisizliğe inanıyor… Ve aslında içinde hep o eksikliğin yarattığı boşlukla, uyuyamıyor.
Mehmet bakıyor Can’a…
-Neden anne kokusu nedir bilmiyoruz bizler, neden baba korumacılığı nasıl olur bilmiyoruz? Sen gördün mü aileni abi? Diyor tekrar…
Can’ın içinde bir volkan patlıyor aniden… Küçüklük halleri geliyor aklına… Bir baba dilediğini hatırlıyor en çok… En çok onunla maç yapmayı hayal ettiğini düşünüyor. Gözleri doluyor ama yine de susuyor…
Mehmet anlamıyor, anlamadığı gibi daha da bir sarıyor hüzün… Sustukça hıçkırıkları duyuluyor… Ve son sorusu Can’ı yüreğinden vuruyor…
-Bizi neden kimse sevmiyor abi?
-Ben seni seviyorum yetmez mi? Diyor ranzasından inip aşağıya yaşı küçük kendi büyük adam...
Sonra camdaki resme takılıyor gözleri…
Bir çöp adam, bir çöp kadın ve ortada bir çöp çocuk. Gülüyor Can…
-Bu sen misin diyor?Başını sallıyor Mehmet… Yüzünde bir acı…
-Allah’ta mı sevmiyor bizi abi? Diyor…
Can kızıyor…
-Olur mu öyle şey diyor, sevmese bizi yan yana getirir miydi diyor bakarak. Sonra pencereye gidiyor eli… Kadını siliyor…
-Bak diyor usulca… Çöp adamı gösteriyor, ben hep yanındayım diyor… Ve bu resmi yapmamızı sağlayan Allah’ta yanımızda ve bizi çok seviyor…
Her insan belli bir yaştan sonra, "hep çocuk kalsaydım keşke." Der, her insan özler çocukluğunu... İster kötü ister güzel geçsin çocukluk dönemi; gene de çocuk saflığıyla yaşamak ister hayatını. Nedendir bilinmez küçük bir çocukken ve daha annemiz elimizden tutup parka götürürken bizi oyun oynamaya; en büyük hayalimizdir büyümek ve kocaman bir adam olmak... Düşünsenize bir kere o günleri...Hep büyüklere özenerek oynamaz mıydık oyunlarımızı? Öğretmencilik. ..Evcilik. .. "Hadi bana komşu gel." Derdi arkadaşım, annesinin yeni aldığı oyuncak fincanları göstererek. Büyük bir hazla yapardı yalancıktan kahvelerimizi. Sonra tipik sorular sorardık gülerek birbirimize; "çocuklar nasıl?", "çayın bitmiş bir tane daha ister misin?", "yok ben kalkayım, yemek yapacağım daha.bana da gel." Diyerek iç çeker, bir an önce büyümek için dualar ederdik. Böyle giderdi,hepimiz için, küçüklerin hayalindeki büyüklük halleri ve onları örnek alarak yarattığımız çocuk tiyatrosu... Hep büyüyünce ne olacağımız sorulurdu da büyük bir gururla cevap verirdik. "Doktor olacağım yok yok öğretmen..." Her an bir meslek değiştirebilen başka hangi insanoğlu var çocuklardan başka? Ne güzeldi o dönemlerimiz öyle değil mi?Ağladığımız yada korktuğumuz zaman babamızın güvenli kollarında huzur bulmamız, annemizin şefkatli kollarında, onun kokusuyla uykuya dalmamız...Ne güzeldi kardeşimizle yaptığımız oyuncak kavgaları.. Bir oyuncağı bile paylaşamazken , başka biri ona zarar vermeye kalktı mı nasılda koruma altına alır yada alınırdık kardeşimiz tarafından. ………… ………… Ve... Ve...Zaman.. .O günlerin, deli gibi büyümek istediğimiz zamanın hızla akıp geçmesi, zamanın bizi yenişi... Düşünün bir kere hangimiz kendimizi çaresiz hissettiğimiz zaman, iki büklüm olup cenin halini almıyoruz.Bir an için annemizin güvenli karnında olmak istemiyoruz. .Hangimiz ağlarken anmaz annesinin ismini yada duymak istemez onun şefkatli sesini? Babamızın güvenli kollarına sığınmak için neler verebilirdik acaba o anlarda?.. O kadar kaptırmışız ki kendimizi büyümeğe, büyüdüğümüzü anladığımızda çok geç olmuş belki de...
Peki şimdi yapabileceğimiz sadece, "keşke çocuk kalsaydım." Demek mi acaba? Hayır, tabii ki değil; çünkü çocuk saflığıyla yaşayabilmek, yüreğimizdeki çocuğu çıkarmak kendi elimizdedir her zaman. Lunaparka gidip de atlı karıncaya binmeyi deneyin mesela...Yada bir gün toplayın bütün arkadaşlarınızı saklambaç oynayın gecenin bir vakti çığlık çığlığa...Hayır..Hayı r..sakın utanmayın bunları yapmaktan, sakın utanmayın sizi mutlu eden bu şeylerden..Size tuhaf tuhaf bakan gözlere de aldırmayın, emin olun ki onların bakışlarının nedeni ayıplamak değil, bir nevi, "keşke bende yapabilsem." Düşüncesidir,siz mutlu olacağınız şeyleri yapmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyin.. En önemlisi de yüreğinizi o çocuktan uzak tutmayın..Hep sevin, sevilin, gülün ama; bir çocuğun kalbinin şeffaflığıyla yapın bunları...Böylece de daima mutlu olun... Hem düşünün 70 yaşına da gelseniz hala biricik anne ve babanızın küçük yavrusu değil misiniz?
Yüreğinizdeki küçük sizi hep yaşatın ve hep yaşayın...